Kolektif yapılar içinde üretirken, senin için bir sahnenin omurgası genelde nerede kuruluyor? İlk kıvılcım bedenden gelen bir sezgi mi oluyor, yoksa dramaturjik bir çerçeve mi seni harekete geçiriyor?
Kolektif üretim olması üretimin temel esaslarından, omurgasından çok büyük farklar olduğu anlamına gelmiyor aslında. Ama yine de bu araştırdığımız biçime, çalıştığımız türe göre değişen bir durum. Her şeyden önce ortak temalar, konsept dolayısıyla dramaturjik bir çerçeve oluşturmak, birlikte sınırları ve araştırma alanı çizmek önemli. Doğaçlayabileceğin, içinde rahatça devinebileceğin kuralları koymak ve sonra o kuralları birlikte üretirken yıkmak ve yeniden çerçeve çizmek bir döngü halinde devam ediyor. Bu çerçeve işe yarar bir zemin sunuyor ama dramaturjik çerçeveyi çok kalın çizgilerle çizmeden bir an önce bedenle araştırmaya başlamak bence en sağlıklısı. Özellikle clown, grotesk gibi fiziksel temelli biçimlerle çalışırken. Bu nedenle ilk kıvılcım yine anlatma isteğinde, üretme arzusundan geliyor, ikisi bir arada; bedendeki sezgiyi dinleyerek çerçeveyi çizmek harekete geçiriyor.

Beden senin pratiğinde sadece bir ifade aracı mı, yoksa gerçekten bir düşünme yöntemi gibi mi çalışıyor? Bedeni merkeze aldığında metinle kurduğun ilişki nasıl değişiyor?
Fiziksel tiyatro prensipleri benim oyunculuğu anlama biçimimde en çok işe yarayan yöntem aslında. Bu nedenle bedenle düşünmeye, aramaya çalışıyorum. Doğaçlama yaparken kelimeler de bedenden çıkıyor. Hayatta da bu böyle. Beden hiçbir zaman ikincil bir konumda değil bence. Bedeni ifade aracı gibi değerlendirmek ikincil bir yere koymak canlılığı ortadan kaldırabilir. Metin temelli bir üretim sürecinde de metni anlamak için kelimelerin hareket etmesi gerekiyor, sesle, bedenle. Fiziksel komedi üretmeye çalışırken bedeni merkeze koyarak araştırdığım zaman metin kendiliğinden gelebiliyor. Bu anlar altın değerinde. O zaman sahnede de kafamın içinde düşünerek değil beden aracılığıyla doğaçlamlara, seyirci interaksiyonlarına daha açık bir hale geliyorum. Özellikle Clown Jam’de Sexy Sun karakteri için kesinlikle beden merkezinde ilerlemesi gerekiyor. Maskelenmiş beden dediğimiz bir formda çalışıyoruz, ses maskesi ve beden maskesi bir arada işliyor. Eğer bu dinamikler unutulup sadece metni, söze bırakırsak işi oradan komedi üretmek çok zorlaşıyor.
Provalarda ortaya çıkan denemeler, doğaçlamalar, hatta ilk bakışta “işe yaramaz” gibi duran anlar… Hangileri sahneye taşınıyor, hangileri bilinçli olarak geride kalıyor? Bu seçme–eleme sürecini sen nasıl yaşıyorsun?
Denemelerin, doğaçlamaların çoğunu provada sonuna kadar savunmaya, köpürtmeye ve dönüştürmeye çalışıyorum. Özellikle ortaklaşa üretim metodları ile çalışılan durumlarda dış göz veya dış gözlerin çok büyük önemi var tabii ki. Bazen bu dış göz bir yönetmen olabilir, bazen de diğer oyuncu arkadaşın, ya da prova odasında olan her kim varsa. İlk tepkiyi o odadakiler veriyor. Ön elemeyi odadaki tepkiye göre gerçekleştiriyoruz. Nadiren prova odasında işlemeyen bir durumu sahneye taşıyıp seyirci ile denediğim de oluyor. Seyirci ile karşılaştığımda çalışacağına çok inandığım bazen inat ettiğim kısımlar oluyor. Her oyun sonrası geri bildirimler devam ediyor, böylece biraz özellikle açık biçimde seyirci ile şekillenmeye devam ediyor oyun. Bu seçme-eleme süreci işin en keyifli yanlarından bence, hem bir bilinmezlik var, hem de heyecan var. Benim açımdan en dikkat ettiğim şey tutarlılık. Karaktere, hikayeye, çerçeveye sadık kalıyor muyuz, bütün birimler birbirleriyle tutarlı mı ve aynı dramaturjik çerçevede buluşuyor mu? Güncel olanı yakalamak adına ya da oyunun uzamaması, sünmemesi adına çok sevdiğimiz kısımlardan vazgeçmek zorunda kalıyoruz tabii ki. ACT Project gençlik tiyatrosu ekibinde kolektif üretimin peşindeyiz, seçme-eleme süreçlerinde birbirimizi ikna etmemiz en önemlisi oluyor. İkna noktası da yine oynadığımız şeyin kökünü iyi bilmekten geçiyor. Bazen çok sevdiğimiz bir andan, sahneden, replikten vazgeçmeye çalışırken ‘’bir sonraki oyunda kullanırız bu fikri’’ diyoruz. Heralde içimizi rahatlatmış oluyoruz. Kolektif üretimin zenginleştiren, çoğaltan yanları olduğu gibi zorlukları da var. Bu zorlukların kendini gösterdiği yerlerden biri de bu karar anları. Bu nedenle organizasyon şeması çok önemli. Prova odasında kim/kimler birincil olarak hangi alanların sorumluluğunu alıyor? sorusu ile ilerlemek işe yarıyor.
Açık-form ya da clown temelli işlerde sahnedeki özgürlüğü ayakta tutan şey sence ne? Oyun kuralı mı, partnerle kurulan ilişki mi, yoksa anın enerjisini doğru okuyabilmek mi?
Açık form bütün işler için bu saydıkların çok önemli ama bence en başta dinlemek geliyor. Seyirciyi çok iyi dinlemek gerekiyor, açık formda ve özellikle clown temelli işlerde partnerin ilk başta seyirci, seyirci baktıkça, tepki verdikçe yaşayan bir form. Seyirciyi iyi dinleyip tepki verebildiğin noktada kocaman bir oyun alanı açılıyor. Bu oyun alanı seyirci ile ortak kurulan bir alan, birlikte oynamaya başlayınca yeşeren bir alan. Seyirci de aynı sahnedeki oyuncu partnerin gibi aslında, hep beraber bu alanda oyun oynayabileceğimiz güvenli bir alanda olduğumuza ikna olursak, birbirimizi dinleyeceğimize ikna olursa özgürlük orada başlıyor bence. Oyunun kuralı ağaç kökleri gibi aslında, kök ne kadar sağlam olursa o kadar büyüyebilir, yeşerebilir, yayılabilir ağaç.

Bir işte ritim senin için nereden doğuyor? Metnin iç yapısından mı, bedenlerin temposundan mı, yoksa seyirciyle kurulan o görünmez alışverişten mi?
Benim deneyim alanlarımda şu anda bunların hepsi biraz iç içe. Metnin getirdiği ritmi reji takip edebilir, rejinin getirdiği öneriyi metin takip edebilir. Orada da kolektif bir anlayış tutmaya çalışıyorum aslında, birbirlerinden etkilenmeye açık birimler var; metin, bedenler, reji, seyirci ve birlikte dans ediyorlar. Oyun provadan çıkıp seyirci ile buluştuğunda, özellikle Clown Jam özelinde ritim ve zamanlama oyunun ayakta kalması, komedinin çoğalması için en önemli nokta. Bu noktada seyirci ile olan alışveriş de en belirleyici unsur.
Kolektif üretimde kendi sesini korumakla ortak bir dilin parçası olmak arasında nasıl bir denge kuruyorsun? Bu denge bozulduğunda genelde hangi tarafa savrulduğunu hissediyorsun?
Her ses kendiliğini koruyabildiği yerde kolektif üretim verimli bir hal alıyor. Bir konuda uzlaşmak, anlaşmak, karar vermek bazen feragat etmek başka bir durum. Ortak dil kurmak çok zaman, çok pratik, diyalog isteyen ve birlikte farklı deneyimlerden geçmeyi gerektiren bir mesele. Birlikte bir zemin oluşturmak, topluluk kuralları oluşturmak diye bir alt sınır var, sonrasında sürekli olarak devam eden ortak dil kurma çabası var. Ortak dil kuruldu ve bitti gibi bir durum da yok bence. Bu denge kendimi ifade edemediğim anlarda bozuluyor, bozulduğunda kendimi çok inatçı bir noktaya savrulmuş bulabiliyorum. En çok baş etmeye çalıştığım şeylerden biri, kolektifin potansiyelini ve yapabilirliklerini iyi tanımak bu noktada önemli sanırım. Bu benim şahsi inadım mı işe dair bir inadım mı diye sormaya çalışıyorum kendime? Eğer üretimle işle ilgili ise bunu bu şekilde dile getiriyorum ‘’ben bu konuda biraz daha inat edeceğim, beni ikna eder misiniz?’’ diyorum mesela. Genellikle ‘’deneyelim görelim’’ ile sonuçlanıyor bu gibi durumlar. Birbirini ikna etme süreçleri fikirlerin daha sağlam ve düşünülmüş bir şekilde masaya getirilmesine yol açıyor. Birlikte üretmenin keyfi de o noktada kendini gösteriyor.

Seyirci senin için sürecin en başından itibaren masada olan bir özne mi, yoksa iş sahneye yaklaşırken mi davet ediliyor?
Seyirci kesinlikle en başından beri masada olan bir özne. Ama masadaki bütün özneler eşit. Seyirci ihtiyaçlarının karşılanması gereken, sınırsızca taleplerinin karşılanması için çalışılan biri gibi değil de, birlikte oyun kurulacak bir yaratıcı özne. Provada seyirciye bırakılan alanlar oluşturuyoruz aslında, o alanların tutarlı, güvenli, hakiki ve anlamlı olmasının tasarısı bize ait. Daha somut bir örnek olarak; oyunun ana hatları oluştuktan sonra provaları seyirciye açmaya başlıyoruz aslında. Seyircili genel provaları hiç bir zaman prömiyerden önceki güne bırakmıyoruz. Muhakkak öncesinde seyirci ile buluşup ilk izlenimlerini, çağrışımlarını duyuyoruz ve üstüne tekrar provaya giriyoruz. ACT Project ekibiyle uyguladığımız bir yöntem var mesela; referans grup çalışması. Orada öznemiz ve uzmanlarımız gençler, bu nedenle onların uzmanlığına oyunun belli bölümlerini hazırladıktan sonra izletmeye, danışmaya başlıyoruz. Clown Jam özelinde de şöyle bir durum var, seyircisiz çalışılması imkansız bir biçim. Clown seyirci için var, bakan için sahneye çıkıyor ve tepki üzerinden işleyen bir mekanizma. Bu nedenle seyircinin masada olmadığı bir durum imkansız.
Geriye dönüp baktığında seni en çok dönüştüren kolektif deneyim hangisiydi? O süreçten bugün hâlâ taşıdığın bir alışkanlık, refleks ya da “bunu bir daha asla yapmam” dediğin bir şey var mı?
Kolektif üretime dair ve benim için tiyatroya dair en sağlam tohumların atıldığı yer kesinlikle Koç Üniversitesi Tiyatro Topluluğu. Tiyatroya karşı tutkumuz, merakımız ve hırsımızla özgürce hata yapabildiğimiz deneyebildiğimiz bir alandı. Ortak karar vermenin ne kadar zorlu ve uzun bir süreç olduğunu ilk orada anladım bence. Bir şey izleyip, okuyup görüp duyup, ‘’acaba biz de bunu yapabilir miyiz?’’ sorusunu takip etmeyi bence orada deneyimledim. Bu sorunun peşinden gitmeye çalışıyorum hala. O zamanlar şu ana göre iddialı ve cesurmuşum gibi geliyor bazen, oradaki gücümü hep geri çağırmaya çalışıyorum. Bir daha asla yapmam dediğim çok fazla şey oldu tabii ki. Öncelikle insan eğitmenlik yapmaya başlayınca eğitmenlerini daha iyi anlıyor. Daha görünmez olduğumu düşüyordum, her şey alenen ortadaymış.
Bugünün tiyatro ortamında kolektif üretimin sana göre en büyük imkânı ne, en kırılgan yeri neresi?
Bugünün tiyatro ortamında, dünya ve ülke atmosferinde ve ekonomisinde kolektif üretimin en kırılgan yanı zaman ve ekonomi bağlantısı. Kolektif üretimlerde, aslında bütün üretim biçimlerinde, nasıl bir süreç geçirdiğin, ekonominin bu süreci sağlıklı ve verimli geçirmene ne kadar el verdiği çok önemli bir değişken. Çoklu krizler çağında hele ki bir sermayen yoksa, ki çoğunlukla da yok, hem yaratıcı özneler için hem de üretimin kendi kalitesi adına zorlayıcı oluyor. Herkes aynı anda hayat idame ettirmeye çalışırken, bir sürü farklı işte çalışırken kendilerini ve birikimlerini ortaya koyup, yoğun tartışmalar, diyaloglarla iş üretmeye çabalamak kırılganlığa yol açabiliyor. Bütün zorlukların ve kırılganlığın içinde kolektif üretime tutunmamın nedeni açtığı alan ve imkanlar. Herkesin birikimlerini masaya bonkörce getirebildiği güvenli ortamı yaratabildiğin zaman kolektif üretim en zengin ve doyurucu halini ortaya koyabiliyor. Bu da büyük bir yaratıcılık, birlikte üretme hazzı ve ortaklaşılan derdin en güzel aktarım yolunu açmaya imkan tanıyor. Dayanışmayı yüceltmeye ve çoğaltmaya, sözümüzü dile getirme, kendimizi ifade etme alanlarını yaratmaya, haksızlıklara göğüs germeye çalışıyoruz, kolektif üretim pratiğini anlamak ve uygulamaya çalışmak da toplumsal olarak bunu yapmanın bir provası gibi. Açtığı imkan anlık değil de çok daha uzun bir zamana ve hayatın içine yayılan, birbirini dinleme ve dönüştürme pratiğini öğreten geniş bir pencere.
Prova sürecinde ekip seni en çok hangi cümleyle tanır? Sürekli tekrar ettiğin bir laf var mı?
Aklıma gelen bir kaç şey var; ‘’Hadi arkadaşlar, baştan alıyoruz.’’ ‘’Zamanımız az kaldı, hadi başlayalım.’’ Bir de buna ek olarak ‘’önce bir deneyelim’’ diyorum sıkça sanırım.
Röportaj için Ece Z. TAŞKIN'a teşekkür ederiz.


