Türkiye'de Tiyatro Seyirci Gözünden Tiyatro

SALONUN SESİ Türkiye'de Tiyatro Seyirci Gözünden Tiyatro

Tiyatro hayatımın her zaman büyük bir parçasıydı. Annemin Edebiyat öğretmeni olmasının getirilerinden biri de kitaplarla ve sahneyle çok erken yaşta tanışmamdı. Aile içerisinde her zaman erken yaşta tanıştığım o kültür korunmaya devam etti. Seyirci olarak ilk hatırladığım oyun Deniz Celiloğlu’nun oynadığı “Küçük Adam Ne Oldu Sana?” adlı eserdi. Aslında bu oyundan önce Anaokulu döneminde sahne sanatlarına ilgim başlamıştı. Sahnede başka bir kişi, hiç olamayacağım birisi olma fikri çok eğlenceli geliyordu. Eğitim hayatımın kalanında da sürekli tiyatro gösterilerinde yer almaya çalıştım. Seyirci gözünden anlatmaya devam edersem; hatırladığım ilk oyundan daha öncesi de olduğunu annem de bana söyler, ancak onlar hayal meyal çocukluk anılarımdan ibaret.

Özel bir tiyatro oyunu olan “Küçük Adam Ne Oldu Sana?” oyununu izledikten sonra oldukça etkilemiştim. Daha ortaokula giden bir çocuk olmama rağmen; tarihe ilgim, tiyatroya ilgim birden üst seviyelere taşınmıştı. Sahne dekorunun, oyunculukların ve senaryonun bir bütün, ahenk içinde olduğunu hissetmiştim. Dönemin insanlarını sahnede izlemek bir film izlemekten çok farklıydı. Daha canlı, daha yaşayan, daha his dolu bir deneyim olmuştu benim için. Seyircinin arasından çıkan askerin “Bu tiyatro oyunu Führer’in emriyle yasaklanmıştır.” repliğini söyleyip, silahını ateşlemesi hala aklımdan çıkmıyor. Türkiye’deki özel tiyatrolardaki oyunlar bundan sonra benim gözümde hep en üst düzey, en kaliteli işler dediğim oyunlar olarak anılacaktı. Oysaki izlediğim sadece tek bir oyundu. Yıllar geçtikçe de bu fikir değişecekti.

Özel tiyatrolar ile olan deneyimim sonraki zamanlarda çok kısıtlı kaldı. Buna rağmen yıllar sonra gideceğim “Amadeus” oyunu benim için en az ilk izlediğim oyun kadar etkileyiciydi. Özel tiyatrolara ne kadar emek verildiğine bir kez daha şahit olmuştum. Burada bir noktaya değinmek istiyorum, birçok özel oyundaki fiyat politikası özellikle gençler açısından hiç sağlıklı değil. Öğrenci olduğum zaman bu oyunu izlemiştim, aslında sürekli takip etmeme rağmen bilet fiyatları yüzünden erteliyordum. Bir gün arkadaşım oyun için fazla bilet olduğunu söyledi ve onunla gittik. Selçuk Yöntem’i sahnede izlemek kesinlikle çok farklıydı. Yıllardır ekranlarda izlediğim birini sahnede gördüğümde çok daha etkilenmiştim. Okan Bayülgen’i de izlemek çok isterdim ancak onun yerine sahne alan Tansu Biçer’in performansı da kusursuzdu. Oyunu izlediğimiz yer sahneyi zar zor gören balkon katının en uç koltuklarıydı. Ayakta izlemekten pek bir farkı kalmamıştı ancak hikaye, müzikler, sahne o kadar sürükledi ki bizi, gerçekten oturduğumuz koltukların ne kadar kötü olduğu oyun bittikten sonra aklımıza geldi.

Bu iki oyunun en etkileyici deneyimlerimden olduğu şüphesizdi. Öğrenci olarak tiyatroya ilgim hiçbir zaman azalmayacaktı ve giderek artacaktı. Lakin özel tiyatrolar maalesef lüks olarak görülüyor ve öğrencilik dönemimi bitirmeme rağmen ben de hala öyle olduğunu hissediyorum. Özellikle tiyatroya ilgi duyan gençler için çok erişilemez bir konumda. Bunun üstesinden gelinse eminim ki birçok öğrenci hiçbir koltuğu boş bırakmaz. Bunun sonucunda birçok genç Devlet ve Şehir Tiyatroları sahnelerinin yolunu tutuyor. Ekonomik olarak özel tiyatroların çok fahiş fiyatların olmasının yanı sıra Devlet ve Şehir Tiyatroları ise oldukça erişilebilir. Öğrencilik hayatım boyunca da neredeyse Şehir Tiyatroları oyunlarını her sezon hiç kaçırmadan izlemeye çalıştım. Hatta lise süresince sadece Şehir Tiyatroları’na gittim diyebilirim. Devlet Tiyatroları’na ise özellikle Atatürk Kültür Merkezi’nin tekrardan açılmasıyla büyük bir ilgim oldu. Devlet Opera ve Balesi gösterilerini de böylece sıkça izlemeye başladım.

Benim gözümde Devlet Tiyatroları’nın en büyük sorunu; sahne seçenekleri. Atatürk Kültür Merkezi açılmadan önce Devlet Tiyatroları’nı hiç deneyimleme fırsatım olmamıştı. Aslında Mecidiyeköy, Taksim gibi merkezi yerlerde sahneleri bulunmasına rağmen İstanbul gibi bir şehir için kesinlikle yeterli değil. Özellikle kendini tanıtma konusunda da Devlet Tiyatroları’nın sınıfta kaldığını düşünüyorum. Şehir Tiyatroları’na kıyasla Devlet Tiyatroları’nda oyunlar adına nelerin olup bittiğini öğrenmek daha zor. Örnek olarak buna sosyal medya kullanımını gösterebiliriz. Devlet Tiyatroları tabii ki tüm ülke genelini kapsıyor, çok büyük bir kitle ancak en basitinden bugün her iki kurumun paylaştığı gönderileri incelediğimizde; Şehir Tiyatroları gösterilerden, oyunlarından bahsetmekteyken Devlet Tiyatroları basın açıklaması gibi gönderiler paylaşıyor. Bu da kamuoyunu oldukça yoruyor ve ilgisini azaltıyor. Özellikle insanların artık hızlı yaşadığı ve dikkat süresinin çok kısaldığı bu dönemde dikkat çekmek için Devlet Tiyatroları’nın yanlış bir yol izlediğini hissediyorum.

Son iki senedir Şehir Tiyatroları’nın da sahne çeşitliliği konusunda geri kalmaya başladığını düşünüyorum. Belirttiğim gibi Devlet Tiyatroları’nın en büyük sorunlarından biri olan sahne seçenekleri, Şehir Tiyatroları için eskiden hiç sorun değildi. Son derece erişilebilir ve merkezi noktalarda bulunuyordu. Şu an hala merkezi noktalarda bulunmasına rağmen Sultangazi ve Gaziosmanpaşa sahnelerinden bir süredir hiçbir oyun sergilenmiyor. Bu sahnelerde sıkça oyun izlemeye gitmemize rağmen son iki senedir buraları ziyaret edemedik. Erişilebilirlik azaldıkça gençlerin, tiyatroya ilgi duyan insanların önüne aşamayacağı zorluklar çıkıyor. Söylediğim ilçelerde inanın tiyatro kültürü ve belli bir seyirci kitlesi olduğuna inanıyorum. Bunun en büyük nedeni bulunan sahnelerdi. Her izlediğimiz oyun kapalı gişeydi. Sultangazi ve Gaziosmanpaşa’da oturan çocukların ve gençlerin tiyatroya bu rahat erişimini kısıtlamanın iyi bir yol olmadığını düşünüyorum. Tiyatro herkes için olmalı, herkesin ulaşabileceği bir noktada bulunmalı. Sorumlu kişiler mekan ve seyirci ayırt etmemeli. Tabii ki bu durumun arkasında birçok sebep olabilir ancak umarım geçici bir süreçtir.

Belki de çok basit bir konu olan broşürlere değinmek istiyorum. Devlet Tiyatroları’nın hiç anlamadığım bir şekilde para ile sattığı broşürlerinden maalesef bahsedemeyeceğim çünkü bir tane bile almadım. Böyle bir politikayı yorumlamak bile istemiyorum. Öte yandan Şehir Tiyatroları bu konuda olağanüstü iyi bir iş çıkarıyor. Şehir Tiyatroları sahnelerine girdiğimde yaptığım ilk iş oyun broşürünü okumak ve yanıma almak. Senelerdir bu broşürleri biriktiriyorum. Küçükken gittiğim oyunların bile broşürleri hala duruyor. Pandemi döneminde bir süre bazı oyunların broşürlerini bulamamıştım ancak neredeyse bütün hepsi koleksiyonumun bir parçası. Bence bu basit dediğim konu seyirci kitlesini son derece bilgilendiren ve kültürlendiren bir araç. İnanılmaz ilgi çekici, anlatımı sade, görsellik herkese hitap ediyor ve tasarımı son derece iyi.

Profesyonel hiçbir eğitim almadan tamamen seyirci gözüyle ailemle ve arkadaşlarımla beraber oyunları yorumlamak hayatımda en eğlenceli bulduğum aktivitelerden biridir. Uzun bir süre, ilk özel oyunumu izledikten sonra sadece Şehir Tiyatroları’nı izleyecektik. Her bir oyundan tek tek bahsedemem çünkü ciddi anlamda sezon başladıktan sonra her ay iki veya üç oyuna düzenli olarak gidiyorduk. Bilet fiyatları kendimi bildim bileli Şehir Tiyatroları genelinde olabilecek en iyi düzeydeydi. Her yerde sahneler mevcuttu. Bu etmenler hem arkadaşlarımla hem de ailemle hep rahatça gidebilmeme olanak sağlamıştı. Tiyatroyla ilk tanıştığım sıralarda birçok açıdan özel oyunları gözümde hep büyütmüştüm. Bunun en büyük nedeni sadece bir tane oyun izleyip aşırı etkilenmemdi. Şehir Tiyatroları’nda ise oyunlar genel olarak hep üst seviyedeydi. Tabii ki her oyunu beğenmiyorduk ancak her hafta farklı bir

oyundan da başyapıt olması beklenemezdi. Özel tiyatro ve Şehir Tiyatroları arasında kalite farkının aslında büyük oyunlarda hiç olmadığını “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununu izledikten sonra anladım. Büyülenmiştim, tarif edemeyeceğim duygular hissetmiştim. Üç kere daha o oyunu izleyecektim. Levent Üzümcü ve Arda Aydın’ın inanılmaz performansları, sahnedeki dekor, oyunun yorumlanışı, akıp giden hikaye, olağanüstü hiç düşmeyen bir tempo, ışıklar... Düşündüğüm zaman aklıma hiçbir kusur gelmiyor. Yavuz Şeker’in Puck karakterini izleme fırsatını bulduğum için de çok şanslıydım. Ne yazık ki oyunu üçüncü defa izlediğim zaman vefat etmişti. Ailemden birini kaybetmiş gibi üzülmüştüm.

Şehir Tiyatroları pandemi dönemine kadar oyunlarını izlediğim tek kuruluş olacaktı. Çok yeterli bulmaya başlamıştım. Konfor alanı haline gelmişti hatta benim için. Konfor alanımdan çıkıp başka hiçbir kuruluşun oyunlarını denememeyi tercih ettim. Pandemi sonrası Şehir Tiyatroları sezonu çok kötü oyunlarla açmıştı, neredeyse izlediğimiz çoğu oyunu eskisi kadar beğenmiyorduk. Oyunlar genel olarak çok dağınık hissettiriyordu ve sadece sergilenmek için sergileniyor gibiydi. Özellikle “Moby Dick” oyunu ile yeniden sahnelerin yolunu tutmuştuk. Büyük bir heyecan vardı ancak inanılmaz bir hayal kırıklığına dönüşecekti. Çok sevdiğim bir intikam hikayesi olan Moby Dick ancak bu kadar kötü sergilenebilirdi. Eser çok kısaltılmıştı, bu bir sorun değildi ancak yanlış kısaltılmıştı. İntikam duygusunu ve karakterlerin ruhlarını hiç yansıtamamıştı sahnedekiler. Her şey oldu ve bitti bir anda. Erkek tayfayı kadınların oynaması atmosferi ve “escapism” duygusunu çok kötü etkilemişti. Aynı konu Devlet Tiyatroları’nda 12 Öfkeli Adam yerine 12 Öfkeli olarak yeniden uyarlanan oyunda da mevcuttu. Dönemin Amerika’sını ve korsanların altın çağını anlatan iki eserin orijinallerinde kadın karakter bulunmuyordu, böyle dönem eserlerini bu şekilde değiştirince ben şahsen o atmosferi ve dönemi hissetmemeye başlıyorum. Sahne birden beni günümüz dünyasının cinsiyet eşitliği gibi sorunlarını düşündürmeye itiyor. Kaptan Ahab’ı izlerken canımın çok sıkıldığını hala hatırlıyorum. Çok karakterden uzak bir oyunculuk sergilenmişti, ne intikam duygusunu hissetmiştim ne de o kaptanın gemi içindeki varlığını. Politik mesajları ve zekice halka hitap eden nükteleri oldukça eğlenceli bulurum ancak Şehir Tiyatroları berbat bir iş çıkartmaya başlamıştı. Sadece bu nükteler değil, oyunların ana fikirlerini karşıdaki seyirci altı yaşındaymış gibi anlatmaya başlamışlardı. Kamu spotuna dönüşmeye başlamıştı bazı diyaloglar. Sanki toplumsal mesajlar saçma sapan bir şekilde çocuğa anlatılıyordu. Ben mi büyüdüğümden böyle düşünüyordum yoksa gerçekten sorun oyunlar mıydı ilk başta emin olamamıştım. Çevremdekilerle oyunları tartıştıkça farkına vardım ki benim gibi düşünenler çoğunluktaydı. Bu nedenden ötürü artık konfor alanımdan çıkmanın gerektiğini hissetmiştim.

Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera ve Balesi pandemi dönemi sonrası tiyatronun ne kadar etkileyici olabileceğini tekrardan hatırlatmıştı bana. Aslında Atatürk Kültür Merkezi tekrardan açılmasa belki de hiç yolum düşmeyecekti. Daha önceden Devlet Tiyatroları’nı denemek istemiştim ancak sahne erişebilirliği benim için büyük bir engel olmuştu. Atatürk Kültür Merkezi açılıp “Sefiller” oyununu izlememin ardından artık anlamıştım ki Devlet Tiyatroları da son derece kaliteli işler çıkıyor. “La Boheme” operasını izledikten sonra da Şehir Tiyatrolarını tekrardan konfor alanım haline getirmeyeceğime emindim. Aslında neler kaçırdığımı bu dönem fark ettim. Her türlü seçeneği değerlendirip, her bakış açısını görüp kendimi yeni fikirlere ve yorumlara çok önceden açmam lazımdı. Artık şu an kuruluş fark etmeksizin bulabildiğim her oyuna gitmeye çalışıyorum.

Şehir Tiyatroları ne olursa olsun benim göz bebeğim. Hala içten içe ilk tercihimin orası olduğunu hissediyordum. Küçüklükten kalan nostalji ve aidiyet duygusunun ağır bastığı aşikar.

Tiyatro izlemeye ben bu kuruluşun oyunlarıyla başladım ve ne zaman Şehir Tiyatroları logosunu görsem çocukluğuma gidiyorum. İlk oyun broşürümü aldığım zaman yaşadığım heyecanla her broşürü okuyorum ve saklıyorum. İşin güzel tarafı ise oyunların içeriği ve kalitesi son yıllarda tekrardan eski tadı vermeye başlamıştı. “Fosforlu Cevriye” gibi oyunların sonunda küçük bir çocuk gibi gülüp, ayakta alkışlamaya başlamıştım yeniden. Pandemi sonrası fikrimce iki sezon afallamasına rağmen son zamanlarda bir daha başyapıtlar izlemeye başladık. Sahne konusunda da olumlu gelişmeler olacağına inancım tam.

Tiyatro her zaman toplumun her kesiminin rahatça erişebileceği ortak bir sanat olmalı. En küçüğünden en yaşlısına sahne herkese ait olmalı ve kimsenin elinden alınmamalı. Ülkemizdeki tiyatro kültürünün çok köklü ve sağlam olduğuna inanıyorum. Sahne ile insanlar her zaman rahatça tanışmalı ve ilgisi arttıkça daha da iç içe olmalı. Hikayeleri izlemek, karakterlerin yerine kendimizi koymak ve bakış açıları kazanmak çok eğlenceli ve eşsiz deneyimler. Bu deneyimler tiyatro ile kanlı canlı hayat buluyor. Bu yolda emek veren ve savaşan herkese sonsuz teşekkürler.