Merhaba
Zaman hızla akıyor. İkinci sayımız ile karşınızdayız. Son üç ayda tiyatro dünyasında değişen pek bir şey yok maalesef. Bireysel çabalar, yeni oyunlar, açılan/kapanan ya da kapanması söz konusu tiyatrolar ve gruplar, yasaklanan oyunlar, ödül tartışmaları, yapımcıların iş’ten çıkarttığı sanatçılar ve tüm bunlara sessiz kalan hiç bir ortak noktada buluşamayan tiyatro dünyası. Hepsi ayrı ayrı ve derinlemesine tartışılması, konuşulması gereken birer başlık. Neden böyleyiz? Neden hep “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kıvamında sadece kendimizin gerçek tiyatro/sanat yaptığını sandığımız bir faunus içinde yaşıyoruz? Neden mesela 1970’lerde kurulmuş ve pek çok ustanın sahneye çıktığı Şişli tiyatrosu ile bir dayanışma ya da “bu tiyatro bir kent belleğidir, kapatılamaz” diyemiyoruz? Ya da ülkenin en eski üniversitesi olan İstanbul Devlet Konservatuvarı neden Maltepe’de bir apartman dairesinde? Neden özel üniversiteler pıtrak gibi oyunculuk bölümleri açıyor? Buralarda ki eğitim kalitesi nedir diye sorgulamıyoruz?
Geçen sayıda biraz bahsettiğim özel ve ödenekli tiyatroların durumlarını da biraz açmak istiyorum. Yıllardır bir "devlet desteğini kim aldı, kim alacak" tartışmaları yaşanıyor. Peki biz bu meseleye sadece parayı kimin aldığı açıdan mı bakıyoruz? Sistem zaten yanlış ve bu yanlış sistem üzerinden tartışmalar sürüyor.
Ödenekli tiyatrolar üzerinden hep yurt dışındaki örnekler verilir. Kısmen doğrudur bunlar. O konuya da geleceğim. Ancak yurt dışı örneği vereceksek bunu özel/ticari tiyatrolar için de vermeliyiz. Sebebi şu; yurt dışında bir tiyatro devlet desteği ya da ülkenin bu konu ile ilgili sanat komisyonundan bir şey talep edecekse bunun belli şartları vardır. Bunlar bizde olduğu gibi çalışana sigorta, düzgün bir mali işleyiş, 25 oyun oynama zorunluluğu falan değil elbette. Bunlar zaten olması gerekenler. Öncelikle size projenizi sorarlar, sonra bu projeyi ne için yapacağınızı, nerede ne için oynayacağınızı, projenizin ülke tiyatrosuna ve oynayacağınız yerlerdeki halka ne katacağını. Tiyatro alanında ne gibi farklar yaratacağını sorarlar. Parayı size vermezler. Bunun için projeyi veren yönetmen, grup, yapımcı kimse vaad ettiklerini gerçekleştirip gerçekleştirmediğini denetleyen bir mali ve sanatsal yönetim kurulu oluşturulur. Tüm mali işler ve sanatsal faaliyetler bu yönetim kurulunun denetiminden geçer. Verdiğiniz projelere aykırı hareket ediyorsanız paranızı keserler ya da geri alırlar. Başka şartlar da var tabii. Mesela farklı projelerde aynı oyuncuları oynatamazsınız. Çünkü tüm oyuncuların işe ihtiyacı vardır ve oyuncuyu yapımcı ya da tiyatro sahibinin insafına bırakmaz. Her oyuncu ya da çalışan bir meslek örgütüne üye olmak zorundadır. Liste uzayıp gidiyor. Elbetteki bunları isterken her önüne gelen tiyatroya da destek verilmez. Özellikle ticari tiyatrolara. Mesela ben de bir vergi mükellefi olarak her önüne gelen tiyatroya yardım verilmesini istemiyorum. 30 yıldır tiyatro yapan ve bulduğu star isimlerle üklede her oyunu dolu geçen bir özel/ticari tiyatroya neden yardım yapılıyor? Sahnelerimizde 50 yıldır oynanmış bir müzikalin röprizi için neden destek veriliyor? Ya da Kolombiyalı bir uyuşturucu baronunun “Araf” ta yaşadıkları için vs…
Elbetteki devlet ve yerel yönetimler her alanda olduğu gibi sanat alanında da üreticiye/yaratıcıya destek olmalı. Ama bunun da bir amacı/kontrolü olmalı.
Avrupadaki hatta doğudaki örneklere bakacak olursak biz bunların çok gerisindeyiz. Yukarıda bahsettiğim eğitimin verilme şartlarından başlayarak, doğru düzgün tiyatro salonlarımızın olmayışına, tiyatro işletmecilerinin vergi yüküne, sendikal ve örgütsel haklardan adil ve tiyatro sanatına hizmet edecek doğru yapılara daha yüksek destek verilmesine ve yine bir yasa meselesine kadar pek çok sorunumuz var.
Ödenekli tiyatrolara gelecek olursak. Yurt dışında bilinenin aksine pek çok devlet ya da yerel yönetimlerin desteklediği kamu tiyatroları vardır. Bu tiyatroların amacı da devlet ya da yerel yönetimler adına halk’a tiyatro sanatının en iyi örneklerini sergilemektir. Ancak bu tiyatrolar sanat bakımından özgür ekonomik bakımdan özerktir. Elbetteki bu tiyatrolar için de yukarıda saydığım bazı kriterler geçerlidir. Seçilmiş Sanat Yönetmeninin hangi projeleri hangi amaç ve sanat politikasıyla gerçekleştireceği desteği verecek kurumlar tarafından istenir. Rejisör, oyuncu ya da teknik ekiple yıllık, 5, 10, 20 veya ömür boyu çalışma sözleşmeleri imzalanır. Öncelik kendi yazarı, rejisörü veya oyuncusudur. Mesela Fransa’da %70 yerli yazar mecburiyeti vardır. Kamu tiyatroları ticari tiyatro diye tanımlayabileceğimiz oyunları oynamaz. Hepsinin 1 ya da 2 sahnesi vardır. İstanbul Şehir Tiyatroları gibi 15 sahnede haftanın 6 günü gösteri yapmaz. Tuzla, Beykildüzü, Sarıyer dolaşmaz. Çünkü o tip ilçe ve semtlerde yerel tiyatroları ya da oluşumları destekler. Yani merkeziyetçi değildir. Devlet Tiyatromuz gibi her şeyi Ankaradan yönetmez. Bölgeseldir. Çünkü her bölgenin ihtiyacı ya da tiyatro ve seyircisinin sanat geçmişi aynı değildir. Yine oralarda yapılan bölgeye ait sanat anlatılarına destek verir. Bu neyi getirir? Farklı anlatım biçimleri, istihdam ve sanatın sergilendiği bölgelerdeki hayata katkısını. Bugün Türkiye’nin başkent’i Ankara’da DT hariç kaç tiyatro ya da tiyatro binası var ve kaç konservatuvar mezunu Ankara’da tiyatro yapmak istiyor, bunu düşünmeliyiz…
Bu tartışmalar da uzadıkça uzar. Yapılması gereken hem özel hem de ödenekli tiyatrolar için topyekün bir değişikliktir. Kendi çeperimizde, kendi hattımızı savunmaktan vazgeçip, tüm sathı savunmamız gerekmektedir. Bu da ancak top yekün bir örgütlenmeden geçer.
Yine Brecht ile bitirelim sözümüzü…
“İnsan mı değişmeli, dünya mı?
Tanrılar mı yoksa? Ya da hiç mi olmasın Tanrı!
Şaka değil, durumumuz gerçekten bitik.
Tek çıkar yol bu kargaşalıkta:
Bir de siz düşünün oturduğunuz koltukta.
Ne türlü yardım etmeli ki insanoğlu
İyi yaşasın ömrü boyunca?
Saygıdeğer seyirciler kendiniz arayın, haydi kendiniz bulun sonu
Güzel bir son olmalı; olmalı, olmalı!…”
Selçuk YÜKSEL
İŞTİSAN BAŞKANI

