"YOK OLUŞU REDDEDİP VAR OLABİLMEK: ESAS İŞTE BÜTÜN MESELE BU"

SALONUN SESİ "YOK OLUŞU REDDEDİP VAR OLABİLMEK: ESAS İŞTE BÜTÜN MESELE BU"

Lady Macbeth e iradında "Out damned spot! Out | say " repliğini söyleterek, ellerinden
çıkarmaya çalıştığı vehmedili kanı sorgulatacak olan hayat; gerçek dünyada izleyicisine
eylemlerini, pişmanlıklarını, varsa zihinlerdeki görünmez duyguların suçlulukla baş edemeyişini sorgulatmaz mı?

Veyahut, Vadimir in Estragon'a "Hadi Gidelim" deyip yerlerinden bir türlü kıpardamamaları...Eylemin olup sonucun olmaması, sözün varlığı ama hakikatin meçhullüğü de yaşamda harekete geçmeyi isteyip erteleyen birçok kişiye, bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Gerek "Out damned spot!" çığlığıyla başlayan o içsel çözülüş gerek Vadimir'in bitmek bilmeyen bekleyişi... ikisi de aslında insan zihninin karmaşıklığının sahneye taşınmış birer örnekleri değil midir?

Tarihsel süreç boyunca insan zihninin karmaşası, bireylerin duygu düşünce kalıpları v e farklı
kişilik yapıları toplumun biteviye merak edilen konularından biri olup Freud tarafindan b u durum Psikodinamik ile, Jung arketipleriyle, Allport ve Cattel (Trait) kalıcı davranış eğilimleri ve Maslow, Rogers ikilisi, Insancıl kuramı ile açıklamaya çalışmışlardır. Ancak çok katmanlı sürekli değişen ve gelişen , bilinç ve bilinç dışı doğrudan ölçülemeyen ve her bireyiçin mutlak farklılıklar gösteren insan zihni için nihai çözüm v e açıklamaya ulaşılabildiği söylenemez elbet. Bu kuramlardan biri de George Kelly e ait olup Kelly nin Bilişsel kuramının temelinde insanların dünyayı nasıl yorumladığı (kişisel yapılı), her insanın dünyayı nasıl algıladığı, bireylerin kendine özgü bir zihinsel çerçeveye sahip olduğu gerçeği yatar, Sahi, Kelly nin gün yüzüne çıkarmaya çalıştığı bu sosyal gerçeklik tam olarak neydi?
İnsanlar içinde bulunduğu dünyayı nasıl yorumlardı?

Bu yorumlama süreci aslında tiyatronun temel yapısıyla güçlü bağları olan bir benzerlik taşır. Insanların dünyayı anlama , anlamlandırma hissedileni açıklamanın sahnedeki karşılığını
berkiten, düşünce akışını oluşturandır böyle zamanlarda tiyatro.

Charlie Chaplin in Modern Times 1936 yapımı filminde anlatmak istediği makineleşmiş dünyada hayatta kalma çabası ile insanın adeta bir makinenin parçasıymış gibi kendine, hayata, içinde bulunduğu topluma , yaptığı işe yabancılaşması, anlamlandıramaması gibi... Tam da b u sebepledir ki insanlar yaşamı farketmek ister ve bu fark ediş bazen kendiliğinden olmayabilir, bu durumda yaşam yalnızca insanın verdiği anlamdan ibarettir, nitekim insan bir beşeridir v e Jung'ın da dediği gibi kendi varoluşuna hayret etmekten de acizdir. Bu tohumu filizlendirmede ise tiyatro etkin rol oynamaya başlar, seyirci çoğu zaman karakterde kendini bulup özdeşleştirir. Pek çok kişiye göre sahnede veya perdede görünen șey sadece bir hikaye değil kendi zihninin yankısıdır, yani perdeler b u kez insanlığın kendisi için açılır, düşüncelere nüfuz eder, anlam, anlamın izini sürüp insan anlaşıldığını anlar. Anton Çehov un en tehlikeli insan olarak nitelendirdigi kişi olmaktan çıkar, bu sefer çok anlar, sorgular, düşüncelere belki daha az belki daha çok inanır, ama buna kendisi karar verir, ve insan kendisinin başkalaşmış hali olarak teferrüçle çıkar salondan, çoğu zaman izleyicinin havsalasında yer edinir çünkü ruhun tanıdığını zihin nasıl yabancı saysın....

İnsan zihni kimi zaman Lady Macbeth'in ellerinde durmadan çoğalan hayali bir kan lekesi gibi silindikçe derinleşen bir suçlulukla ya da Vladimir i n bitmek bilmeyen bekleyişinde yankılan an bir boşlukla sınanır. Biri geçmişin ağırlığı altında ezilirken diğeri ise gelmeyen bir geleceğin içinde erir, bazen Faust gibi bilginin sınırlarını zorladıkça insanın doyumsuzluğunu açığa çıkarır, ruhunu bile anlam uğruna pazarlayan bir zihnin açmazını temsil eder bazen de Blanche DuBois gibi gerçekliğe tutunamayarak kendi yarattığı illüzyonlara sığınır, çünkü zihin bazen hakikati taşıyamaz ve Willy Loman gibi hayatı boyunca inandığı anlamın çöküşüyle yüzleşir. Başarının bir yanılsama olduğunu fark ettiginde ise geriye yalnızca kırılmış bir benlik kalır. Raskolnikov -her ne kadar roman karakteri de olsa sahneye de taşınmış bir figür olarak- suçun yalnızca eylemde değil, zihnin içinde büyüyen bir yankı olduğunu gösterir, suç önce düşüncede doğar sonra zihni ele geçirir. Ve insan bu iki uç arasında kendi varoluşunun anlamını aramaya çalışır, hele ki kendisinin bile ücrasında yaşayan insanlar ...

İşte tiyatro tam da bu arayışın sahneye taşınmış halidir, antik çağlardan bugüne kadar k i
süreçte sahne, insanın kendi zihniyle yüzleştiği bir ayna olmuştur. William Shekespeare karakterinde insanın içinde bulunduğu karamsarlığı açığa çıkar maya çalışırken Samuel Beckett ise anlamın yokluk ve bekleyişini sahneye taşır.

Çağ değişip insan geliştikçe anlam arayışı da farklılaşır, bir zamanlar kaderle savaşan
kahramanlar sahnedeyken güncel dünyada sahne , yönünü kaybedip aramaya çalışan bireylerle doludur. Artık seyirci sadece bir izleyen değil, kendi zihninin rotasını sahnede arayan , kendinde parçalar bulmak isteyen bir tanıktır.
Tiyatronun geçmişten günümüze taşıdığı varoluşsal sorunlardan biri tam olarak budur.

İnsan, zihninin susmayan sesiyle nasıl yaşar? Bu düşüncelerin içinde neden kendisi de var? sorularına çözüm ise değişmez ama biçim değiştirir. Antik tiyatrolarda katarsis ile arınma hedeflenirken günümüz tiyatro anlayışında bu arınma yerini yüzleşmeye bırakır. Seyirci artık rahatlamak için değil rahatsız olmak, düşünmek ve kendi i ç çatışmasını fark etmek için sahneye yönelir, ancak tiyatro hiçbir zaman insanın zihnini kurtarmaz ona o zihnin yalnız olmadığını, anlaşıldığını fısıldar, yani alkışla değil anlaşıldığı an var olmaya başlar tiyatro.

Maşa'nın karşılıksız aşkı, buhranlı figür Konstantin Treplev in anlaşılma arzusuylayanıp tutuşan zihninin yeni bir sanat ve ifade biçimi ararken -"Yeni biçimler gerek ... yoksa hiçbir şey gerekmez." sözü aslında insanın kendini ifade etme çabasına dairdir. Seyirci bu arayışta kendini bulduğu ölçüde bağ kurar. Tam da bu noktada tiyatro insan zihnini anlama çabasından temsil sorununa sürüklenir. Sahne sonderece karmaşık yapıdaki insan zihnini bütünüyle aktaramaz, yeniden kurar ve yorumlar.

Peki, çağımızda sinema, dijital platformlar, hızla tüketilen içerikler derken yeni gelişen v e
değişen dünyada tiyatro gerçekten hala gerekli midir? B u kez perde aralığından soğuk dijital bir ışık parlar... Vladimir, bu kez beklemekten yorulmuş ama Godot yu beklerken değil, videonun yüklenmesini beklerken, "Artık kimse beklemiyor." diyor, herkes geçiyor. Samuel Beckett in suskunlukları algoritmaların sabırsızlığına, William Shakespeare'in diliyle kurulan uzun, katmanlı cümleler bi "geç" tuşuna yeniliyor, Ve işte tam da bu nedenle tiyatro , günümüzde varlığını yeniden tanımlamak zorunda kalıyor... tiyatro varoluşunu insanın kendine dışarıdan bakma ihtiyacına borçludur, hep böyle olmuştur, hızlı tüketim çağında insanı hızın içinden çekip alır ve onu kaçamadığı şimdiliğin gerçeğine bırakır. Shakespeare trajedilerinde olduğu gibi sahne insanın maskesini düşürür. Kralı da soytarıyı da aşığı da vicdanıyla muhasebe edeni de aynı kırılgan hakikatin içine bırakır, dijital dünyanın kapatamadığı bir gerçeklik olarak. Oysa k i tiyatroda bir replik bir daha asla aynı söylenemez, bir bakış bir daha asla aynı düşmez kalplere... 

Sinema, dijitalleşen dünya hikayeyi çoğaltırken tiyatro tek bir anı büyütür v e bu sebeple dünya hızlandıkça insanın kendisini duyabilmesi için bu kadim sanata ,temsile daha çok ihtiyaç duyulur. Peki eğer tiyatro yalnızca bir temsilden ibaretse neden bu kadar etkileniriz ? Nitekim, tiyatro gerçek olmak zorunda değildir, ama gerçek hissettirmek zorundadır. B u sebeple temsil krizi aslında bir çöküş değil bir dönüşümdür. Sahnede söylenen bir söz eğer seyircinin hayatına değmiyorsa yalnızca bir replik olarak kalır, bu kopuş tiyatronun anlam v e işlev krizini d e beraberinde getirir. Mesele yalnızca hikaye anlatmak değil, seyirciye kendi hikayesini hatırlatmaktır. Tiyatro doğası gereği bir kurgudur, bir oyuncu kral değildir ama kralı oynar.

Bir sahne saray değildir, ama sarayı temsil eder. Seyirci bunun bir kurmaca olduğunu bilir bilmesine de yine de inanmak ister. Erving Goffman in "Günlük hayat bile bir sahnedir." sözü ile anlatılmak istenen tiyatronun artık gerçeği temsil etmek yerine zaten temsile dönüşmüş bir dünyayı temsil ettiğidir. Bertolt Brecht in ise "Unutturmayın bunun bir oyun olduğunu" sözü ise aslında illüzyon kurmak yerine onun kırılmasını vurgular yani seyirci hem izlesin hem düşünsün.

Bu şekilde gerçeklik inandırıcılıktan değil farkındalıktan doğsun isteğidir.
Muhtemeldir ki, tiyatronun varoluş mücadelesinde sınandıkları arasında yalnızca b u anlam
krizleri, varoluş sancıları yoktur. Yüzleşmesi gereken sert duvarlardan biri de hayatta kalma mücadelesidir, çünkü perdeyi açan yalnızca metin degil; bütçedir, kurumdur, seyircinin
cüzdanıdır. Ekonomik mesele tiyatronun en sessiz trajedisidir, oyun başladığında ışıklar yanar ama elektriğin bir bedeli vardır, sahne kurulur ama dekorun maliyeti, oyuncunun emeğinin bir karşılığı vardır. Bir zamanlar sarayların, himayelerin gölgesinde büyüyen tiyatro, bugün kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken seyircinin alakası ile pazarlık eder hale gelmiştir, bu defa kıt kaynaklar sonsuz anlaşılma ihtiyacına yetememektedir. Bu sebeple tiyatro ônce anlamını sorgular, sonra seyircisini arar en sonundaysa var olabilmek için bir imkan bir nefes arar. Ve o an sanat ile piyasa arasında ince bir ip gerilir, böyle zamanlarda tiyatro bu kez sahnede değil kulislerde sınanır, hangi oyun sergilenecek, hangisi bekleyecek? Hangi söz destek bulacak hangisi sessizlige itilecek? Yani tiyatro hakikati mi anlatacaktır, yoksa satılabilir olanı mı?

İşte burada devreye sahne arkasının görünmez karakteri girer. Biz kendisine tasawur
dünyamızda "perdenin mübaşiri" diyelim. Ekonominin soğuk rakamlarını omuzlarında taşıyan
kişi.. O sahneye çıkmaz, sahneyi daraltmaz , perdeyi ağır ağır aralamaz, yalnızca perdenin arkasında yaşar, alkışı duymaz belki ama boş koltukların sessizligini iyi bilir, ışıklar yanmadan
önce hesap yapar. Kaç bilet satıldı, kaç emekçiye yetti, oyun bir gece daha nefes alabilecek mi? Onun tiradı daha acıklıdır, sayılarla yazılmıştır ancak derdi rakamlardan da büyüktür. Kaderine razı gelmiş bir karakterdir, tiyatronun bu soyut mücadelesi artık ete kemige bürünmeye başlar, perdenin mübaşiri yalnızca bir karakter değildir artık, tiyatronun ta kendisidir, ayakta kalmaya çalışan v e her şeye rağmen perdeyi açan yüce gönüllü temsil öznesi.... tirad ı şudur, ''Bu yalnızca bi oyun değildir, bu var olmanın son provasıdır, böylece tiyatro ekonomik şartlar altında ezilen bir yapı olmaktan çıkar, direnen bir karaktere dönüşür. Ve seyirci artık yalnızca izleyen değil perdenin mübaşirinin kaderine ortak bir tanık olur.
Kurumsal meseleler ise b u trajedinin ikinci perdesidir, devlet tiyatroları, özel tiyatrolar, fonlar, sponsorlar... Her biri sahneye bir rejisör gibi müdahale eder. Bazen destek olur bazen sınır çizer, ödenekler azalırsa metinler kısalır, sansür yaklaşırsa sözler dolanır.

İşte tam bu esnada tiyatro yalnızca bir sanat dalı olmaktan çıkar, bir direnç biçimine dönüşür. Çünkü sahne hem ekonomik şartların hem de kurumsal sınırların ortasında hala bir şey söylemeye çalışan insanın yeridir. Sırf bu nedenle bile tiyatro hiçbir zaman tamamen özgür ya da  tamamen bağımlı değildir, her gün kurulan bir dengedir, bir yanda hakikat diğer yanda hayatta kalma arzusu...

Peki ya tiyatroda Özgürlük... Hani şu Henrik İbsen ın yarattığı Nora Helmer için bazen bir kapıyı çarpıp çıkmak, Hedwig için gerçekliğin altında ezilmek, Willy için ömrü yanlış yaşayarak farkına varmak ve Medea için pahasına korkunç bir bedel ödemek zorunda bırakan özgürlük, Platon için öğrenerek, Aristo için düşünerek, Nietzsche için kendin kalarak kavuşabileceğin özgürlük... Tiyatroda özgür değil isek kimin hikayesini anlatabiliriz ki. Nitekim tiyatro özgür olmadan var olamaz çünkü b u sanat insanın kendisini derinlemesine anlatır v e insan ancak özgürken kendisi olabilir, yani b u kez ışıklar titreyerek yanar, sahne hazır, dekorlara bakalım... yerinde , seyirci dikkatle v e merakla beklemekte de...ancak bir eksiğimiz var...

Sanatçı,
Daha doğrusu özgür bir sanatçı,
Kendi sesini arayan bir ses,
Işte Tiyatronun en derin varoluşsal sancılarından biri de burada başlar.
Bertolt Brecht kaleminden çıkmış olan Galileo Galilei'nin "Gerçekten vazgeçmek zorunda
mıyım... yoksa gerçeği söyleminin bir yolu hala var mı?" fısıltısı... ( ancak bu defa gökyüzüne değil de sahneye bakarak) İşte burada çatışma artık kimlik değil, doğrudan etik v e hayatta kalmadır. Galileo nun özgürlüğü bundan böyle yalnızca bedensel ve toplumsal bir kırılma pahasına mümkündür, yalnızca bir geri çekiliş değildir. Peki Galileo nun sözlerinde bahsi geçen, yana yakıla anlatmak için çırpındığı, herkesi haberdar etmek isteyip yıllar sonra tüm dünyayı etkisi altına alacak düşüncesi gerçeğin ta kendisi değil miydi? Insan gerçeğin peşinden giderken neden b u kadar güçlük çekerdi? dilinde vazgeçse (ya da geçtiğini söylese) dahi aklı susar mıydı? Esaslardan vazgeçse bile dünya dönmekten vazgeçer, hakikat doğru olmaktan çıkar mıydı? Özgürlük bazen haykırmak değildi, onu yaşatabilmekti. Sahnede diz çökmek, hakikatten vazgeçmek miydi, yoksa onu korumak için farklı bir yol seçmek mi?

Peki insan gerçeği söyleyemediğinde mi kaybederdi özgürlüğünü yoksa onu içinde sakladığında mı korurdu?

Galileo gerçeği korumak için susarken Nina Zarechnaya ise gerçeğe ulaşmak için kendini yeniden kurdu, Nina'ya bir rol verdiler sustu, bir kader biçtiler inandı, ama insan kendine söylenen yalanla n e kadar yaşayabilirdi, eğer onların söylediğiyse esirdi, ama b u kendi sesiyse, işte o zaman tam anlamıyla özgürdü. Bir başkasının avucunda anlam bulan, vurulup yere düşen o zavallı kuş değildi artık dolu gözleri kararlı sesi ile "Bir martıyım ben..." Sonra durup. Yok, değil. Aktrisim...derken. Kendi sesiyle var olan, kendi acısıyla konuşan kişiydi o artık... özgürlük sahip olduğu bir şey değildi belki ama vazgeçmemesi gereken bir şeydi v e iki karakter d e özgür olmak için kendi savaşını vermeliydi nitekim özgürlük hiçbir zaman çok kolay v e ulaşılabilir olmamıştı. Nina uçmak ister ama yere bağlıydı, Galileo ise görür ama susmak zorunda bırakılırdı...
1965 yapımı "L'amour a la mer" filminde de geçtiği gibi: özgür olmak için çalışacaklardı, seçme değişme farklı olma kısacası kendileri olma hakkını koruma özgürlüğüne sahip olmak için.
Hayatta güzel olan şey her şeyin değişmesi v e onlara değişme şansının verilmiş olmasıydı.
Tüm sahne ışıklarının ardında tiyatro yüzyıllardır kendini sorgulayan bir aynanın karşısında durmuştur, çünkü onun doğası cevapta değil sorunun kendisindedir, anlam krizi onun zayıflığı değil tam tersine varoluş sebebidir. Seyirciyle bağ kuramadığı her a n yeniden kurmanın yollarını ararken, kurduğu bağ her çağda sınanır. Ekonomik baskılar daraltır, kurumsal sınırlar onu biçimlendirmeye çalışır, dijital dünyanın hızı karşısında yavaş kalır belki ama bunu bir direnç biçimine dönüştürür. Özgürlük ise burada tek bir kavrama indirgenemez. Bazen söylenemeyenin ağırlığında bazen sahneye çıkabilme cesaretinde bazen de susmanın bile bir ifade biçimi olmasındayaşar, çünkü tiyatro yalnızca anlatan değil hatırlatan, gösteren değil yüzleştirendir ve belki de bütün bu soruların, krizlerin ve arayışların sonunda geriye tek bir hakikat kalır, tiyatro ne yalnızca sahnede duran oyuncudur, ne de karanlıkta oturan seyirci..... o ikisinin arasındaki kırılgan, geçici ama vazgeçilmez andır, o an var oldukça ne anlam tükenir ne de sahne kapanır, bütün bu krizler aslında tiyatroyu yok etmez, çünkü tiyatro tamamlanmış bir ürün değil, sürekli eksik kalmaya razı bir varoluştur. Her oyun, her sahne her seyirci bu eksikliğe yeni anlam ekler. Belki de bu sebeple tiyatro hiçbir zaman çözülmez, sadece devam eder ve kendi yolunda ilerler. Nitekim onun varlığı çözümlerde değil, insanın kendini yeniden anlama ihtiyacından beslenir, dünyayı anlama, keşfetme ihtiyacından... Malumdur ki etrafındakiler Don Quichotte'a deli dediler ancak dünyayı nasıl olduğu gibi değil de olması gerektiği gibi görmeye cesaret ettiğini sormadılar, Opheliayı hep düşerken hatırladılar ama düşmeden önce nereye baktığını, Sisyphus a hep kayayı anlatıp durdular ama neden yeniden itmeye devam ettiğini, bütün b u çabanın ne işe yaradığını ve ne sebeple yine de yokuşun başına dönmeye devam ettiğini öğrenmediler, Gregor Samsa'nın bir sabah uyanıp değiştiğini sandıklarında dönüşümün ilk ne zaman, nasıl başladığını soran da olmamıştı.

Ve anlaşılmıştı ki , sahne ışıklar sönse bile asla kapanmazdı, çünkü onu kapatacak olan perde değil, artık sorgulamadan yaşayan bir dünyaydı.