Tiyatro Üzerine: Ritüelden Sahneye, Anlamdan Gösteriye
Tiyatro hakkında en ufak bir söz bile edilecekse, Antik Yunan’dan ve İlk Çağ medeniyetlerinden bahsetmeden kurulacak her ifade eksik ve yalın kalmaya mahkûmdur. Doğanın taklidi olarak tanımlayabileceğimiz en ilkel dürtümüz, başlangıçta yalnızca bir estetik arayış değil, hayatta kalmaya yönelik bir bilgi aktarımıydı. İnsan, kendisinden daha güçlü olanı alt edebilmek için edindiği deneyimi çocuklarına ve kabilesine taklit yoluyla aktardı. Bu taklit, zamanla yalnızca öğretici değil, dönüştürücü bir güce de sahip oldu.
Antik Yunan dünyasının doğa karşısında duyduğu hayranlık ve korkunun tanrılarla kurulan ilişkiye, ritüellere ve adaklara dönüşmesi artık bilinen bir gerçektir. Akdeniz’in bereketli doğasından sanatın ve bilimin filizlenmesi bir tesadüf değildir; çölde serap görüp kendi kendine konuşmaktan çok daha şanslı oldukları da açıktır. İşte tiyatro sanatı, bu ritüel ve mitos zemininde şekillenerek bugünkü biçimine doğru evrilmiş; yalnızca bir gösteri değil, kendi prensiplerini ve etik sorumluluğunu da beraberinde getirmiştir. Elbette bu dönüşümün tek nedeni bu değildir, fakat şimdilik bu kadarı yeterlidir.
Zamanla bu ritüeller, büyük şairlerin ellerinde temsillere dönüşmüş; tiyatro, ilk kez sahne ile seyirci arasında net bir ayrım kurarak belki de tarihinin en şaşaalı dönemlerinden birini yaşamıştır. Ardından, Yunan geleneğinin üç büyük filozofunun sonuncusu olan Aristoteles, tiyatronun ilk kuramsal çerçevesini çizmiş ve tragedyanın temel işlevini tanımlamıştır: Tiyatro eğitici ve öğretici olmalıdır.
Bu düşünceden romantizme, romantizmden Ibsen gerçekliğine uzanan uzun bir yolculuk başlar. İnsanın toplum içindeki dönüşümü, bilimsel keşifler, savaşlar ve ideolojik kırılmalar, tiyatroya yeni anlatım biçimleri ve yöntemler kazandırır. Ancak değişmeyen bir gerçek vardır: Tiyatronun toplum üzerindeki dönüştürücü ve aydınlatıcı gücü, tüm kuramcıların ortak hedefi olmuştur.
Günümüzde düşüncelerini hâlâ benimsediğim tiyatro kuramcılarından Stella Adler, oyunculuğu bir meslek olarak görenlere şu soruyu sordurur: Bu işin neresinde durmak istiyorsun? İki bin yıllık bir külliyatı sırtlanmak mı, yoksa tüm bunları görmezden gelerek yalnızca sektörel faaliyetleri yerine getiren bir stüdyo oyuncusu olmak mı? Bu bir tercihtir. Ancak Adler’in altını çizdiği en önemli nokta şudur: Oyunculuk sahnede yapılarak öğrenilir.
18. yüzyıla kadar oyunculuk, yazarlıktan ayrışmamış; bağımsız bir meslek ya da sanat dalı olarak dahi görülmemiştir. Günümüzde bile oyunculuğun bir sanat olup olmadığını tartışan, akıl yönünden oldukça “zengin” insanların varlığını biliyoruz. Diderot sayesinde oyunculuğun gerçek bir yaratım ve sanat olduğu fikrine ulaşmışken, asıl problemimiz bu külliyatı sahiplenen ve emek veren sağduyulu insanların sektör içinde hak ettikleri değeri görememesidir. Deyim yerindeyse, kılıç tutanla tutmayan bir midir? Sanatçı olmakla zanaatkâr olmak arasındaki farkı bilmek elzem değil midir?
Sanatı burjuva beğenisine sunmak, kapitalizmin yarattığı fırsat eşitsizliği ve tiyatroyu bir ticaret figürüne dönüştürmek; dizi, film ve sanat galerisi endüstrisinde sıkça karşılaştığımız alışkanlıklardır. Henüz işin politik tarafını aşamamış, değişim görmemiş yeni kuşağın; bir de sanatı yalnızca “sevdiğini iddia eden” fakat mesleğin külliyatına yabancı insanlarla mücadele etmek zorunda kalması, pek çok meslektaşımın tiyatroyu bırakmasına sebep olmaktadır.
Oysa her tiyatro oyunu bir edebi eserdir ve neredeyse tamamı eşitlik, adalet, insan hakları ve özgürlük gibi bugün hâlâ hayati önem taşıyan meseleleri ele alır. Buna rağmen yetişmiş oyuncuların ve tiyatro sanatçılarının karşılaştığı tablo, mesleğin kendi idealleriyle taban tabana zıttır. Postmodernizm başlığı altında içeriğin anlamını yitirmesi, her şeyin beğeniye ve gösterişe feda edilmesi kabul edilebilir değildir. Her şeyin izlenme ve görünürlük üzerinden değer kazanması, içeriğin altını boşaltmakta; anlamı silikleştirmektedir.
Sanatın insanı dönüştürmesi gerekirken, ticari kaygılar nedeniyle insanların sanatı yönlendirdiği bir noktaya gelinmesi ciddi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir problemdir. Elbette benzer zorluklar her sektörde yaşanmaktadır; ancak sanatın doğası gereği bu tutum tiyatro ile bağdaşmaz.
Popüler kültür ve postmoderniteden söz etmişken, görünür olma kaygısına değinmeden bitirmek istemem. Görünür olma ihtiyacı insan ve doğa için yeni değildir; Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde kendine yer bulur. Tavus kuşunun çiftleşmek için tüylerini sergilemesi ya da yunusun sudan yükselerek atlaması bunun kanıtıdır. Görünür olmanın ve onaylanmanın en kolay yolunun oyunculuk olarak görülmesi yanlış değildir; ancak bunun temel bir ihtiyaç olduğunu fark edecek bilinçte olmak mesleğin onurunun bir parçasıdır.
Bugün postmodernite adı altında her şeyin yapılabilir hâle gelmesi, ölçünün kaybolması ve her şeyin görüntüden ibaret olması karşısında, bir Z kuşağı bireyi olarak ilk kez muhafazakâr bir tutum benimsiyorum. Çünkü insan anlam arayan bir varlıktır ve bu anlamın en güçlü ifadelerinden biri sanattır. Hala teknolojik ve bilimsel keşifler insanlığı şaşırtacak dereceye gelse de bugün kurduğumuz medeniyette hala savaşlar, açlık, adalet ve sınıf mücadelesinin durumu ilk günkü kadar çarpıcı ve günceldir. Adalet mücadelesini kendi sektöründe de arayan yeni zihinler, sektörü domine edenlere talepkar olmak yerine kendi çağdaşlarıyla birbirilerine sektör içinde destek olmalı ve kendi etiğini, kapitalizmin hizmetine sunmamalıdır. Tarihsel olarak da güncel olarak da gözlemlerimizden biliyoruz ki cesaretli olup özgün olanı yapmak hala kendi içinde er ya da geç hak ettiği değeri gördüğüdür.
Ülkemizin yetiştirdiği en önemli felsefecilerden Ahmet Arslan’ın sözüyle bitirmek, yazdıklarımın kapsayıcı ve uzlaştırıcı bir çerçeveye kavuşması açısından anlamlıdır:
“Modern insanın dini; bilim, sanat ve felsefe olmalıdır.”
Sanata küsmeyin. Yolda olmaya devam edin.

