Genel nakarat, “Yapacak bir şey yok!” ise lütfen bundan sonrasını okumayın!.. 

TİYATRONUN DÜŞÜNCE ATLASI Genel nakarat, “Yapacak bir şey yok!” ise lütfen bundan sonrasını okumayın!.. 

“Sorunlar”ın tartışıldığı bir iklimde, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu açıkça söyleyebiliriz. Üstelik bu temrin, kronik bir tekrarla, belirli dönemlerde bir “çığlık” olarak nüksediyorsa, sorunların derinleştiğini, yaşamsal bazı “ünite”lere zarar verdiğini ve “genetik” olarak bir sonraki kuşağa devredildiğini de düşünebiliriz. Öyleyse, temcit pilavı gibi, yine sorunlardan ve çözüm önerilerinden başlayarak yola çıktığımız bir yazın yolculuğuna çıkabiliriz. Bu kısa yolculukta, bütün değiniler, güncel karşılıklarından ziyade “kurumsal” ve “metaforik” anlamlarıyla ve sorunlara tanıklıktan kaynaklı genel gözlemler(im)le ilişkili olacaktır. Maksat, çözüme bir nebze “dışarıdan” ve “mesafeli” bakabilmek, “soğutarak”, akl-ı selim ile yaklaşabilmek ve bir yol bulabilmektir. 

Naçizane, otuz yılı aşkın bir süredir, tiyatronun yakınında bir yerlerde duruyorum. Bu süre zarfında, iki kapsamlı ve benim de katıldığım toplantı yapıldı. İlki, Tiyatro Opera ve Bale Çalışanları Vakfı’nın (TOBAV) Tamer Levent başkanlığında Kasım 1997 Mersin Tiyatro Kurultayı’ydı. İkincisi ise İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun 100. Yıl kapsamında Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi (ÇGSM) marifetiyle düzenlediği, Yüz Yıllık Ayna Tiyatro Çalıştayı’ydı. İlkine bir gazeteci olarak katılmış, üzerine iki yazı yazmıştım. İkincisinde bir oturumda moderatör olarak bulundum ve takip edebildiğim kadarıyla konuşmaları dinledim. Kurultay ile Çalıştay arasında 27 yıllık bir zaman dilimi var. Hayli kuşatıcı bu iki toplantının çıktılarına ve içeriğine baktığımızda, ortak değinilerin olduğunu görüyoruz. Bugün, yeniden bir “sorunlar” başlığı açmaktansa, aslında “sorunlar bu kadar pak ve berrak bir şekilde ortaya konmuşken, alanın temsilcileri perdesiz bir şekilde sorunlar ve çözüm önerilerini belirtmişken, ‘sorunlar neden çözülemiyor?’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bazen “an”ın içinde kalmaktansa çözüm için biraz ileriye bakmak gerekiyor. Bu yazı, en azından benim için, bir anlığına kafamı kaldırıp, uzağa bakmayı, hayali bir yol çizmeyi denemek anlamına geliyor. Bir de belleğimde çözüme dair neler var, o çıksın ortaya diye bir düşünme zamanı oldu. 

O halde, bir elimizde fener, diğerinde kör bastonu, çıkalım bakalım, yol bizi nereye götürecek? 

Her şeyden önce, çözüm için “iyi niyetli” bir stratejik planımız var mı? Yani demem o ki, tiyatro özelinde, eğitimden icraya, festivalden ödüllere, mimariden sahne düzenine, değişen çağın gerekleriyle geleneğin penceresinden baktığımız bir “vasat”a ne kadar ya(t)kınız? Bu konuda karnemizin çok da geçer not alacağını düşünmüyorum. Biraz açmak isterim. İstanbul başta olmak üzere, birçok büyükşehrimizde, ikonik tiyatro binalarımız yok. Onu bırakın, çocukları yetişkin koltuklarında ağırlıyoruz, hala… Mimariyi geçtim, kültür merkezleri dahil birçok gösteri alanının ortalama teknik seviyenin çok altında olduğunu biliyoruz. Ayrıca tamamen “müteahhit” insafına kaldığı için, harcanan onca para da yerini bulmuş değil. Oysa, mimari olarak tasarlanmış, sahne tekniği açısından “yenilik”ler içeren, durağan değil dinamik bir teknik altyapıya oturmuş, aynı zamanda “yaşam” alanları belirlenmiş tiyatro mekanlarımız yok. Kendimi Muhsin Ertuğrul gibi hissettim bunları yazarken ancak, hocanın vakti zamanında attığı çığlığı kendi cümlelerimde duymanın üzüntüsünü de yaşıyorum. Hele ki Anadolu’ya doğru bir turne yapmaya kalkın, bakın görün yaşadığınız zorlukları. Halbuki kolayı var, semt ya da kent odaklı, mimari ölçeği belirlenmiş, seyirci sayısına göre tasarımı ve teknik alt yapısı planlanmış, içinde yaşam alanları kurgulanmış, sahnelenecek prodüksiyonun hacmine göre teknik desteğe sahip sahneler planlamak ve bunları yapacak müteahhite vermek çok mu zor? Zormuş demek ki, şimdi maruz kaldığımız, hiçbiri birbirine benzemek ve maalesef “çok amaçlı”lıktan amaçsızlığa evrilmiş kültür merkezlerinde doğru düzgün bir oyun sahnelemek mümkün değil. Onu geçin, İstanbul dâhil, ikonik mimaride ne var elimizde? Bir başka soruyla kapatayım, İtalyan sahne mimarisi eskimeye başlamadı mı? Özellikle uzaklık-yakınlık meselesinde, seyircinin kurmak istediği yakınlığı, ön koltukları pahalı satarak bir eşitsizliğe dönüştürmek midir çözüm? Ya da yeni bir sahne mimarisiyle, düzeni yeniden kurmak mı gerekir?

Haydi diyelim ki, gerçekten mekan barajını geçtik. Ferasetle ve basiretle, vakti zamanında çok şahane, uluslararası gösterimleri de taşıyacak tiyatro binaları yaptık. Bir hayal kuralım. Yazarınız yoksa, iyi oyuncularınız varsa, hep başkalarının hikayelerini anlatır, dinlersiniz. Bir anlamda maruz kalırsınız. Dünyada genel kabul, yüzde 75 yerli, yüzde 25 genel (yabancı demeye içim elvermedi, çünkü anlatılan insansa, insana yabancı olamaz), oyun dağarından bir içerik oluşturmaksa, biz bu şablonu bir mihenge vuralım. Neden bunun söylüyorum, dünyaya durduğumuz yerden bakmayı ve buradan okumayı gerekli buluyorum. Mekanda “Çok amaçlılık” gibi bakışta (vizyon) “çok odaklılık” da, aslında odaksızlığı çağırmıyor mu? Oysa, yerin altı da üstü de bu topraklarda hikâye kıtlığı çekenin aklına şaşarım. Tarih desen, onlarca hadise, karakter yazılmayı bekliyor. Sorun nedir? Maalesef “refleks”lerimiz, üretim döngüsüne cevap veremeyecek kadar hantal; tecessüsümüz (merak duygusu diyelim), miyop!.. Repertuvarı yaparken “garanti” işlerden yol alıyorsak, “yeni metin”leri periferide şans arar hale getiriyorsak, yeni yazar konusunda bir dikkatten yoksunsak ve “oran”ları (75/25), tersine çevirmişsek, kimse kusura bakmasın, genel görüntü “müstemleke” mantığından uzağa taşımıyor bizi? Geçmişte bir oyunda “mızrak” tutanın, “yönetmen” koltuğunda bir “replika”yı sahneye koyduğu bir evrende, “kutsal” repertuvar “döngü”sünün içine girebilmek, hayli zordur. Bir yandan yeni yazar yetişmiyor der durur ancak bir yandan da yeni yazar-yeni metin çeşitliliğine yer verecek kadar cesur değiliz. Yazar (yani metin), zihni “işgal” edilmemiş, yaşadığı coğrafyayı, tarihi, sosyolojiyi, kültürü, antropolojiyi, psikolojiyi bilecek; hayata buradan bakacak. Yazdıkları, “soyut” bir evrende de geçse, yaşadığı “dünya”dan bir iz, emare taşıyacak. Başka türlü nasıl “aynaya yansıyan aksimiz” biz olur? 

Hadi diyelim, şahane ve ikonik binalarımız var; yazarlarımızın yazdıkları tiyatro sahnelerinde yer buluyor. Geldik bir başka soruna, üslup meselesine. Yordam da diyebiliriz buna. Yani, bir hikayeyi nasıl anlattığımız, karakteristik bir konudur. Bunun için gerçekten “odaklı” bir okumaya ihtiyacımızın olduğu açık. Yıllardır “batı” merkezli bir okumanın etkisi altında, coğrafyadan tarihe, sosyolojiden felsefeye, sanattan insana, odağımız “işgal” altında kalmış. Bir Anadolu medeniyeti olan Antik Yunan’ı bile bu kaymanın etkisiyle okuduğumuz malum. Kendimizi nasıl okuyacağız? Üslup, kuşkusuz bu pür ve pak okumanın ardından, gelişecek bir “tarz” değil midir? Herhangi bir metni sahneye koyarken, mizahtan drama, nasıl bir dramatik yoklamayla, antropolojik okumayla, katmanlı bir yoruma ulaşabiliyoruz. Ya da şöyle söyleyim, onlarca oyun arasında, bize has tazı ayırt eden unsurlar, ögeler, nüanslar nedir? Ne ki, bunlar üzerine düşünecek ne kadar az insan var. Aslında “üretim”e şeklini verecek; taşı heykele dönüştürecek, kelimenin kokusu, müziğin rengi, sesin tadı nedir? Uzun bir yolculuğun ortalarında, gittiğimiz rotanın kaydığını gördüğümüzde, ne yapmalıyız? Hele ki mecalimiz yeni bir yolculuğa fırsat da vermiyorsa!.. “Benim oğlan bina okur, döner dolaşır bir daha okur” misali, tekrara düşerek, yanlışı çoğaltarak ve gittikçe “odak”tan uzaklaşarak, içimizdeki hasreti, korkuyu büyütmüyor muyuz? O halde, bir sorun olarak bunun da altını çizelim. 

E hadi, bunu da bir şekilde hallettik. Üslup meselesiyle, bir bütünlük yakaladık. Gelelim bir başka yaraya; eleştiri ve ödül başlığına. Eleştiri, seyirciden sonra, bir sanat eserinin “değer” bulduğu bir başka düzlem olarak karşımıza çıkıyor. Ancak maalesef günümüzde tiyatro üzerine yazan bir avuç insanın kaldığını üzülerek görüyoruz. Her şey, “sosyal medya”nın iki satırlık metinlerine havale ediliyorsa, nitelikli ve “yol gösteren”, “değer biçen” eleştiriler artık azınlıkta kalmışsa, orada bir kuraklıktan bahsetmemiz gerekmiyor mu? Terminolojiden bihaber, derinlikli analizden uzak metinlerin varlığı, eleştiri kavramını ne kadar karşılıyor? Bu nedenle, bir yandan eleştiri yazanların azlığı bir yandan eleştiri karşısındaki hazımsızlık, sanatın iklimin kuraklaştırıyor, yozlaştırıyor. Bu başlıkta, ödül mekanizmalarını da değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Çok net bir önermede bulunmak isterim, ödül vermeyi bilmiyoruz. Bugün ödül mekanizmalarının kuşatıcılıktan uzak, çoğu zaman bir arka planla malul yapısı, sektöre bir heyecan katmıyor. Belki başlarda var olan heyecanın giderek kaybolduğunu da söylemek mümkün. Bu da kuşkusuz, yol kazaları ve itibar kaybına neden olan uygulamaların bir neticesidir. Evet, gönül ister ki, ödül ve eleştiri, at başı tiyatronun bir aynası olarak var olsun. 

Haydi bu da oldu diyelim. Hayal bu ya, olduğunu farz edelim. Bütünlüklü bir “yaklaşım”a ihtiyacımız var. Körlerin fili tarifi gibi, herkes tuttuğu yerden bir tanım ve tarif geliştirirse, bir sonuca varmamız mümkün görünmüyor. Ne demek bu? Tiyatro sanatı özelinde, bu habitatı bütünlüklü bir kavrayışla yeniden düzenlemeye ihtiyaç var. Bu bakış, sivil toplum örgütlerinden özel ve ödenekli tiyatrolara, eğitim alanlarından ödül mekanizmalarına, festivallerden yurt dışında yapılacak gösterimlere, tiyatro binalarından sahne estetiğine, yetişmiş teknik elemandan özellikle ödenekli tiyatroların yapısal sorunlarına geniş bir alanla yüzleşmeyi gerektiriyor. Kurumsallaşma modellerinin gözden geçirilmesi ve işler örneklerle birlikte yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Özellikle ödenekli ve özel ayrımı yapmadan, bu mesleği icra eden herkesin haklar bağlamında yasal bir güvence ve yaşam konforuna sahip olması gerekiyor. Yaşadığımız pandemi sürecinde özel tiyatro yapan birçok genç sanatçının karşılaştığı ve yüzleştiği sorunları gördük. Halihazırda bugün eğitimini alıp tiyatro yapmak isteyen gençlerin oldukça çetin sorunlarla karşılaştığını biliyoruz. AB gelir grubuna konforlu bir seyirlik sağlayan ünlü mamulü bazı yapımların yanında diğer tiyatroların çilekeş bir yolculukta er(i)diğini de görüyorum. Bu dengesizlik ve “tanınmış” yüzlerle ilerleyen bir sahne yolculuğu, kuşkusuz özellikle sanatsal kaygılarla underground ve “yüksüz” tiyatro yapanları da bir başka zorlukla karşılaştırıyor. Bu bağlamda yaşanan sorunların, “bütünlüklü” bir yaklaşımla, belirli teşvik ve kriterleri öne çıkararak, asla “para-taviz” ya da “destek-köstek” ikilemine düşmeden, makul bir “mesafe”den yönetilmediğinden kaynaklandığını düşünüyorum. 

Aslında, her sorun konuşulduğunda “yasal” bir düzenlemeden bahsedilir. Bu konu etrafında hayli hararetli tartışmalar yaşanır. Ancak “bütünlüklü” bir bakışın, mevcut düzenlemelerden ziyade, yeni bir bakışla inşa edilecek, sanatın (özelinde tiyatronun) potansiyelini ortaya çıkaracak, uzun vadeli bir planlamayla mümkün olduğunu düşünüyorum.  Düzenlenecek bütün yasalarda, öncelik, tiyatronun yani sanatın nefes alması olmalıdır. Geçmişten kalan bir döviz hatırlıyorum, “Tiyatroyu tiyatrocular yönetir”di galiba. Özel tiyatrolarda “kaynak” konusu, “taviz”e dönüşebiliyor. Ya da “seçicilik” derken, bir “eleme”yle karşı karşıya kalabiliyoruz. Ödenekli kurumlarda ise başka ve daha karmaşık bir yapının “örtük” bir şekilde varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Açıkçası, “bürokratik” bir vesayetin, sanat kurumlarında zamanla artırdığını, sanatsal alanın bu yapının “gölge”sinde kaldığını da  söylemek gerekir. İyelik takısından azade, şehirle müsemma bir adlandırmanın da bu bağlamda önemine işaret etmek isterim. Uzun onay ve kontrol süreçleri, illa ki yapıyı hantallaştırıyor. Herkes benzer şeylerden şikayetçi, biliyorum. Ülkemizde tiyatronun gelişiminde, özellikle İstanbul Şehir Tiyatrosu ve Devlet Tiyatroları gibi iki örnek ve bu örnekten türeyen farklı örnekler, kurumsal anlamda, “bağlam” ve “organizasyon” olarak yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyuyor. Adına yönetmelik ya da yasa diyelim, her neyse, alan düzenlemesinde, belirli “özgün” ve “özerk” alanlar tanımlanarak, bir “nefes” alanı açacak bir “amaç”, en başında ortak bir vizyonu başlatabilir.  

Sözü uzatmak, manayı yorar. Farkındayım. Aslında başlarken andığım Mersin Tiyatro Kurultayı ve Yüz Yıllık Ayna Çalıştayı bu sorunların etraflıca tartışıldığı iki önemli buluşmaydı. İlki 1997’de ikincisi 2023 yılında yapıldı. Aradan geçen yirmi altı yıl, dile getirilen sorunların ne kadar ciddiye alındığının da bir göstergesi olacaktır. Ve bugün sorunları ya da çözüm önerilerini değil, sorunların çözüme kavuşmamasının nedenlerini tartışmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ve eğer gerçekten iyi niyetli bir çözüm arayışına başlanacaksa, bu kurultay ve çalıştayın temel metin olarak ele alınması, sorunlar ve çözüm önerilerinin, ortak bildiriler ışığında yeniden gündeme alınması gerektiğini düşünüyorum. “Amasız ve fakatsız” çözüm arayışlarına kapı aralayacak bütünlüklü bir temsili gerekli kılan bir yolculuk, bizi belki de asırlık sorunların çözüldüğü bir iklime ulaştırabilir. 

Benim kanaatim şu ki, sanat, bir yılkı atı gibi özgür ve özgün olmalıdır. Hangi çatı ya da tanım altında olursa olsun!.. Bir toplum için, insanlık için, sanatın adeta “kör bastonu” gibi, “ân” bağlamında geçmişten geleceğe bir ayna gibi, yüzleşme sağladığını düşünüyorum. Usta terzilerin diktiği giysilerin, her çağ bir “beden”e denk geldiğini biliyorum. Bu alana kulak vermek, sanat aynasında “boyumuzun ölçüsünü almak”, bazen olası “muhatap”ları için keyifli olmayabilir. “At sineği” gibi, huzur ve rahat bozabilir. Ancak bazen gerçekten “ân”ı görmek için, “uzak”tan bakmak gerekir. Sanat, ihtiyacımız olan “uz” ve “ak” görüşü sağlaması gereken –en azından teoride- bir alansa, bu bakışı “at gözlüğü” ile kapatmak, kimin işine yarar? Giderek “taşeron”laşan ödenekli tiyatroların “kurumsal kimlik” yapısının erozyona uğraması, sanatsal alana nasıl bir vizyon kazandırır? Kendi hikâyelerimizden uzakta, ne kadar kendimiz kalabiliriz? “Simyacı” gibi zorlu bir yolculuğa çıkmaya mecalimiz var mı? Sahne aşkıyla kimi –belki çoğu- yapımcının insafı arasında kalmış gençlerin, yaptığı tiyatroyu ne kadar “özel” kılabiliyoruz? Ve bürokrasinin “kuşattığı” bir alanın içerisinde  ne kadar sağlıklı bir şekilde “sanat” yapılabilir? Tiyatro alanında yazarlıktan oyunculuğa uzanan ve yetkinlik isteyen birçok alanda “merdiven altı” eğitimlerden, “özel” üniversitelerin ve dahi konservatuvarların sunduğu içeriklere uzanan geniş bir “çeki-düzen” için niyetli miyiz? 

 

Sorular uzar!.. 

Cevaplar susar!.. 

Genel nakarat, “Yapacak bir şey yok!” ise lütfen bundan sonrasını okumayın!.. 

Söylenceye göre, bir zamanlar, Frigya kralsız kalmıştı. Tapınak rahipleri, kente öküz arabasıyla gelecek bir kişinin yeni kral olacağı kehanetinde bulunmuştu. Onlar bu kehanetle beklemeye başlamışken, kente yoksul bir adam olan Gordius, eşiyle birlikte, öküz arabasıyla girdi. Frigyalılar, Gordius’u kral yaptılar. Gordius, bu iltifattan minnettar, öküz arabasını Zeus’a armağan etti ve arabayı sarmaşık örgüsüyle düğüm atarak, tapınağın sütunlarından birine bağladı. Bunun üzerine yeni bir kehanet üretildi: “Bu düğümü çözecek kişi, tüm Asya’nın hakimi olacak” Aradan zaman geçti, öküz arabasının sarmaşık örgüsü birbirine geçti, kavileşti, çözmek de imkansız hale geldi. Gordion Düğümü söylencesini duyan Büyük İskender, M.Ö. 333 yılında, Batısını işgal ettiği Anadolu’nun içlerine doğru ilerledi ve Gordion’a kadar geldi. Bir süre sonra, tapınağa bağlı öküz arabasının düğümünü çözme merakıyla, kehanete nail olmak duygusuyla, yaklaştı. Ve kemikleşmiş, karmaşık bu düğümü kılıcıyla kesti. 

Neden anlattım bunu? 

Gordion’u bir metafor olarak aldım. Ancak günümüzde coğrafi olarak, Ankara ilinin sınırları içinde kaldığını da söylemek gerekir. Benim metaforumda Gordion, “düğümü icat eden ve çözecek kişiyi bekleyen” bir karşılık buluyor. Üstelik günümüzde, coğrafi sınırlarını aşmış, kehanetin gereği, her şehirde bir “Gordion” üssü olduğunu da söylemek gerekir. Dolayısıyla bu metaforun “metastaz” yaparak genişlediği bir iklimde, Don Kişot gibi yel değirmenlerinin gölgesiyle savaşacak bir “cesaret ve saflık” da istiyor. Bizim tiyatronun sorunları da artık Gordion Düğümü haline gelmiş durumda. Üstelik, çözmek için ne zaman içine dalsak, daha da karmaşıklaşıyor. Ve her çözüm gayreti, Sisifos’un kayası gibi, kayıp düşüyor geriye. Bu nedenle düğümü kesmek, sorunları kökünden çözecek bir yöntem bulmak gerekiyor galiba. 

Söylenceye göre, kehanetin laneti olmalı ki, Asya’nın hakimi olmayı uman Büyük İskender’in, düğümü kestikten sonra ateşli bir hastalığa yakalanıp genç yaşta hayata gözlerini yumduğunu da eklemeliyim. 

Hay bin Sisifos!..