Hayatın yapı sökümü olarak tiyatro...

ELEŞTİRİ/ÖNERİ/TAVSİYE Hayatın yapı sökümü olarak tiyatro...

HAYATIN YAPI SÖKÜMÜ OLARAK TİYATRO
 

İnsanlık tarihinin en eski kolektif anlatı biçimlerinden biri olarak tiyatro, bir sanat dalı olmanın ötesinde insanı ve beraberinde toplumu dönüştüren güçlü bir misyona sahiptir. Tiyatronun bilinen tarihine baktığımızda, kronolojik çizgi bizi Antik Yunan’a götürür. Tragedyalar ve komedyalarla temeli atılan bu form, toplulukları eğlendiren ya da hüzünlendiren bir gösterim pratiğini merkeze alırken, görünen hikâyenin ardında işleyen sembolik düzlem aracılığıyla gerçek hayatın pürüzlerine dair eleştirel bir perspektif sunar.

Aristoteles’in yorumuyla, tiyatronun yaşattığı katharsis (arınma) kavramı, karakterle özdeşleşen alımlayıcıda duygusal bir boşalmayı tetikler. Alımlayıcının bu etki–tepki eşiğinde yaşadığı duygusal arınma, kişisel düzlemi aşarak bireyden topluma uzanan bir dönüşümün zeminini oluşturur. Kolektif bir deneyim olan tiyatro, aynı mekânda benzer duyguları paylaşan seyirciler arasında ortak bir duygulanım alanı oluşturarak sosyal bağları güçlendirir. Böylece bireydeki dönüşüm diğer bireylerle etkileşim içinde genişler, ortak duyarlılıkları, etik yargıları ve toplumsal refleksleri etkileyen bir sürece dönüşür. Tiyatro bu yönüyle, bireysel arınmayı toplumsal bir dönüşüm olasılığına taşıyan nadir sanat biçimlerinden biridir. Canlı bir varlık olarak sahnede nefes alan tiyatro, alımlayıcının değişen zihninde yeniden yaratılır ve dünya tarihi ile dönüşen yaşam koşulları doğrultusunda kendini sürekli yeniden kurgular. Bu nedenle tiyatro yalnızca çağının duygu ve düşünce iklimini yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda ona yön veren, yerleşik algıları sarsarak, bireyin ve toplumun dünyayı kavrayış biçimini dönüştüren bir bakışın temsilidir. Modern ve çağdaş tiyatroda ise bu bakış daha eleştirel bir niteliğe bürünür.

Hayat, kolektif bir sistem içinde eğri büğrü dizgelerden oluşan, derme çatma fikirlerin nesilden nesile aktarıldığı bir süreçtir. Tiyatro gerçeğin yansıtıldığı bir aynada tüm bu kusurları görünür kılarak bireyselden sosyolojik bağlama uzanan bir düzlemde sorgulamaya açar. Bir anlamda yaşamı küçük parçalara ayırır, bazen kesip biçerek, bazen de hızla yere çarpıp un ufak ederek hakikat mekanizmasını açığa çıkarır. Bu perspektif doğrultusunda tiyatro hayatın kalıplarını yerleşkelerini yapı söküme uğratır.

Yapı söküm kavramına kısaca değinmek gerekirse, kuramın öncüsü Jacques Derrida’nın batı metafiziğinin yerleşik kabullerini çözümlemeye açan bu yaklaşımı, özellikle ikili karşıtlıklar üzerinden işleyen düşünme biçimini sorgulayarak kelimelerle onların anlam karşılıklarını

sürekli bir yeniden okuma ve tartışma sürecine tabi tutar. Bu yaklaşım, tiyatronun kendi yapısına da doğrudan yansır; çünkü sahne, görünen ile görünmeyen, beden ile söz, oyuncu ile karakter, gerçek ile kurmaca arasındaki tüm karşıtlıkların her temsil edilişinde yeniden çözüldüğü ve sorgulandığı bir alan hâline gelir. Böylece tiyatro, yalnızca bir anlatı sunmakla kalmaz, anlamın nasıl kurulduğunu, nerede çatladığını ve hangi boşluklarda yeniden üretildiğini ortaya çıkarır. Tiyatro literatürüne girmiş pek çok oyunda bu yapı sökümün somut iz düşümlerini görebiliriz.

Shakespeare’in unutulmaz eseri Hamlet’te bireyin ahlaki kararsızlığı, iktidarın çürümüşlüğü ve insan ruhunun çatlakları sahne üzerinde keskin bir biçimde açılır; oyun, aristokratik düzenin içindeki çelişkileri yapı söküme uğratarak bireysel eylemsizliğin toplumsal yıkımla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü ise modern kapitalist Amerikan rüyasının içten içe çürüyen omurgasını parçalar; Willy Loman’ın kırık hayalleri, başarı mitinin bireyi nasıl öğüttüğüne dair bir ayna işlevi görür. Shakespeare’in bir diğer eseri Macbeth; Lady Macbeth’in hırsla örülü zihni, iktidar arzusunun sınır tanımaz doğasını ifşa ederek tarihsel iktidar anlatılarını sorgulatır. Beckett’in Godot’yu Beklerken’i, varoluşu tüm dekorlarından sıyırarak zaman, umut ve anlamsızlık kavramlarını en temel öğelerine ayırır; yaşamın absürtlüğünü neredeyse laboratuvar ortamında inceler. Genet’in Balkon’u iktidarın sahnelenmiş bir yanılsama olduğunu, toplumun rol dağılımıyla ayakta duran kırılgan bir kurguya bağlı şekilde işlediğini göstererek toplumsal düzenin maskesini düşürür. Ibsen’in Hedda Gabler ve Bir Bebek Evi gibi oyunları da burjuva ahlakının görünmez baskı mekanizmalarını açığa çıkararak aile, evlilik ve kadınlık rollerinin kurmaca doğasını çözümler. Bu örneklerin her biri, sadece yazıldığı dönemde değil, her devirde sahneye yeniden konulduğunda yaşanan dönemin sosyolojik kurgusuyla paralellik gösterir ve tiyatro yaşamı parçalayarak yeniden düşünmemizi sağlayan dönüştürücü gücünü görünür kılar.

Tiyatroda Yapı sökümün Günümüze Yansıması: Hizmetçiler

Moda Sahnesi’nin yeni bir yorumla sahneye koyduğu Hizmetçiler oyunu da bu bağlamda ele alındığında kadınlık ve erkeklik kimliklerini politik psikolojik, sosyolojik, ekonomik gibi pek çok düzlemde yapı söküme uğratarak sorgulamaya açıyor. Jean Genet’in 1947 yılında kaleme aldığı en bilinen oyunlarından biri olan ve gerçek bir olaya dayanan Hizmetçiler (Les Bonnes) son dönemin en çok ses getiren ve ödüllü oyunlarından biri olarak adını duyurdu. Kemal Aydoğan rejisiyle dikkat çeken oyunun dikkat çeken en önemli noktası castı, aykırı bir yorumla sahnelenen oyunda başroldeki iki hizmetçi kadın kılığına giren iki erkek oyuncu -Yılmaz Sütçü ve Kerem Fırtına- oynarken evin sahibesini Dilan Düzgüner canlandırıyor.

Hizmetçiler; örneklerine dünya sahnelerinde rastladığımız versiyonlarında pek çok kez yalnızca metnin kendisini değil, cinsiyet performansının tiyatrodaki konumunu da tartışmaya açan radikal yorumlarla sahnelenmiştir. Özellikle 1960’lardan itibaren çeşitli topluluklar oyunu bilinçli olarak erkek oyuncularla sahneleyerek Genet’nin metnindeki role-play, kimlik kayması ve iktidar döngüsü temasını daha görünür kılmıştır. İngiltere’de Portable Theatre Company erkek oyuncuların drag formunda oynadığı politik ve deneysel rejilerle oyunu sahneleyerek bu geleneğin öncülerinden biri olmuştur. ABD’de Cesar’s Forum 1990’larda oyunu yine erkek oyuncularla sahneleyip, hizmetçi rollerindeki kadınsı davranışların sahne üzerinde üretildiği performatif cinsiyetin eleştirisini merkezine yerleştirmiştir. Kanada’da Buddies in Bad Times Theatre da queer estetik çerçevesi içinde oyunu erkek oyuncularla yorumlayan topluluklar arasında yer alır.

Genet’nin Hizmetçiler oyunu, efendilerine duydukları hayranlık, kıskançlık, nefret ve arzusunun iç içe geçtiği karmaşık bir yapının içinde yaşayan iki kız kardeşin ritüelistik bir oyun aracılığıyla iç dünyalarını dışa vurduğu karanlık bir metin. Hizmetçiler Genet’nin teatral evreni, sınıf çatışmasının, iktidar ilişkilerinin ve kimlik performansının maskelerle ifade edildiği hem gerçek hem de temsil olan bir oyun içinde oyun olarak bir meta tiyatro örneğidir. Genet bu oyunda, alt sınıfın efendiye yönelik hem özdeşleşme hem de onu yok etme arzusunun, iktidarın en küçük ölçeklerinde bile nasıl yeniden üretildiğini iki kadının trajik hikâyesi üzerinde sergiliyor. Oyunda kimlikler giderek bulanıklaşır; hizmetçi ile efendi, kurban ile fail, kadın ile kadın kılığına bürünmüş sahne bedeni arasındaki sınırlar çözülmeye başlar.

Oyun boyunca, efemine tavırlar, kadın elbiseleri, topuklu ayakkabılar, makyaj, takılar ve kadın kimliğine atfedilen tüm dış görünüm unsurlarını erkek bedeninde yeniden üretiliyor. Etkileyici bir performans sergileyen oyuncular yalnızca kadın bedenine bürünmekle kalmıyor, ataerkil toplumlarda kadınlık ve erkeklik imgelerini belirleyen toplumsal cinsiyet normlarını da tartışmaya açıyor. Eril bir bedenin kadınmış gibi davranması, kadına toplum tarafından biçilen basmakalıp kuralların teatral bir izdüşümü hâline gelirken, elbise, topuklu ayakkabı, zarafet, oturuş ve yürüyüş tarzı gibi beklentiyle şekillenen tüm davranış ve görünümler seyirciye yeniden düşünme alanı sunuyor.

Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet kuramında vurguladığı gibi cinsiyet, tekrar eden performatif eylemlerle inşa edilen bir kurgudur; ince ses, yavaş ve kesik konuşma, cilveli beden dili, abartılmış zarafet, cinselliği öne çıkaran yürüme ve jestler bu kurgunun sahnedeki somut göstergelerine dönüşüyor. Oyunda kadın karakterlerin hırs, öfke, şehvet ve kırılganlık gibi duygularla tanımlanması, toplumsal olarak kadınlığa atfedilen psikolojik kodları deşifre ediyor. Bu düzlemde tiyatro, toplumların kadını nasıl tasavvur ettiğini açığa çıkarırken, aynı zamanda seyircinin zihninde bir dönüşüm süreci başlatıyor. Türkiye gibi erkeklik normlarının sert sınırlarla çizildiği bir toplumda, bir erkeğin kadınsı tavırlarda bulunmasının hoş karşılanmadığı bilinirken, sahnede buna gülen, tepki veren, keyif alan erkek seyirciler, kendi düşünsel çerçevelerinin çatladığı bir yüzleşme anıyla karşı karşıya kalıyor. Böylece eşcinsellik ve toplumsal cinsiyet ifadesi gibi çoğu zaman bıçak sırtı kabul edilen konularda savunulan keskin fikirler sahnenin yarattığı yankıyla yumuşuyor, sorgulanıyor ve yeniden şekilleniyor.

Genet’nin Hizmetçiler’inde meta-tiyatro, kadınlık ve erkeklik kimliklerini söküp açmanın politik bir aracına dönüşür. Hizmetçiler efendilerini taklit ederek bir oyunu oynayanların oyununu kurduklarında, seyirci yalnızca sınıf ilişkilerinin dramatik bir temsiline değil,

toplumsal cinsiyet rollerinin sahnede nasıl üretildiğine de tanık olur. Kadınlık, onların ritüelleşmiş taklitlerinde performe edilir, tam da Butler’ın belirttiği gibi doğal bir kimlik değil, defalarca tekrarlanarak normlaştırılmış bir davranış dizisi haline gelir. Meta-tiyatro bu tekrarın yapaylığını büyüteç altında gösterir. Böylece Hizmetçiler, cinsiyetin toplumsal bir kurgu olmasından doğan kırılmaları görünür kılarak hem iktidar düzenini hem de bu düzeni ayakta tutan temsil biçimlerini altüst eder. Moda Sahnesi’nin Hizmetçiler rejisi, Genet’nin oyun-içi- oyun yapısını ikinci kez ters yüz ederek temsili meta-tiyatrodan meta-meta bir düzleme taşır. Erkek oyuncuların kadın rolünü yeniden oynaması, toplumsal cinsiyetin yalnızca taklit değil, taklidin de taklitle kurulduğu katmanlı bir kurgu olduğunu görünür kılar. Böylece temsil hem cinsiyet normlarını hem de temsilin kendisini söken eleştirel bir alana dönüşür.

Tiyatro gerçek hayatı yapı söküme uğratarak, arazlarını gözler önüne seriyor. Tiyatro bireyden kolektife uzanan bu değiştirici ve dönüştürücü gücü ve etkisini diğer disiplinlerle ortaklaştırsa bile canlı bedenler ve yaşayan mekanlar ve gerçek zamanın içinde kurgulanan ve kırılan tüm zamanlar ile diğer sanat dallarından radikal bir biçimde ayrılır.

Hizmetçiler Oyun Künyesi

  Yazar: Jean Genet

  Yönetmen: Kemal Aydoğan

  Çeviri: Ayberk Erkay

  Sahne Tasarımı: Bengi Günay

  Işık Tasarımı: İrfan Varlı

  Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan

  Oyuncular / Cast:

o Yılmaz Sütçü
o Kerem Fırtına
o Dilan Düzgüner

  Asistanlar: Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar

  Sahne Tasarımı Asistanı: Cansu Uygun