Işık tasarımında aydınlatmadan farklı olarak bir objenin veya bir durumun görülebilmesinin ötesinde, o anın, o atmosferin duygusunu barındırmak gerekiyor.

Röportaj : KEMAL YİĞİTCAN Işık tasarımında aydınlatmadan farklı olarak bir objenin veya bir durumun görülebilmesinin ötesinde, o anın, o atmosferin duygusunu barındırmak gerekiyor.

Tiyatro, sergi, performans gibi farklı alanlarda üretiyorsunuz. Tek cümleyle tanımlayacak olsanız, ışık Kemal Yiğitcan için ne ifade ediyor?

Işık tasarımı bir yaşam biçimi bence. Reenkarnasyona inanmıyorum ama dünyaya tekrar gelecek olsam on iki kez daha ışık tasarımcısı olurdum diye düşünüyorum. Bu yaşam biçimi olarak da şöyle bir şey; her alanda, doğada da, kapalı mekânda da ışığın nasıl olduğunu, nereden geldiğini, nasıl bir etki doğurduğunu, bende ne hissettirdiğini takip ediyor olmak benim için yaşamın vazgeçilmezi hâlinde. Dünyada en keyif aldığım işlerden bir tanesi ve çok hoş bir şekilde hem dünyanın en keyifli işini yapıyoruz bir de üstüne para alıyoruz diyen bir arkadaşım var. Evet, dünyanın en keyifli işini yapıyoruz. Bir yaratıda aslında var olmayan bir elementi kullanıyoruz, fotonlar, hareket etmedikleri zaman kütlesi olmayan bozonlar. Dolayısıyla bu böyle Orta Çağ'da veya Orta Dünya'daki büyücülük gibi bir şey, var olmayan bir elementle beraber bir şey yaratıyorsun ve enerjisini kestiğin andan itibaren de o yok oluyor. Somut olarak kimsenin eline bir dekor malzemesi gibi, kostüm malzemesi veya aksesuar gibi bir element vermiyorsun ama ışık olmadığı durumda diğer elementlerin hepsi büyük bir şekilde eksik, yarım ya da yok oluyorlar. O yüzden cidden ışık tasarımı benim için çok özel ve çok şanslıyım bu mesleği yapabildiğim için.

Peki bir tiyatro oyununda yönetmenle kurduğunuz ilişki, ışığın nasıl şekilleneceğini ne kadar etkiliyor? Yani farklı yönetmenlerle çalışmak sizin ışıkla düşünme biçiminizi nasıl dönüştürüyor?

Yönetmen, söyleyecek sözü olan birisi ama bu sözü nasıl ifade edeceğini, nasıl ifade ettiğini seçtiği biçimle, dünya görüşüyle, estetik değerleriyle birlikte tanımlıyor. Dolayısıyla bu arada iyi bir tasarımcının bence neyin anlatılmak istendiğini çok iyi şekilde algılayabilmesi gerekiyor. Ve buna kendi dünya görüşüyle ve kendi estetik bakışıyla beraber nasıl yeni bir bakış açısı doğurabilir, nasıl yeni bir biçim oluşturabilir; böyle bir görevi var ışık tasarımcısının. Dolayısıyla da her bir yeni yönetmen, her bir yeni biçim, her bir yeni sunum bambaşka bir heyecan, bambaşka bir problem ve onun çözümünü getiriyor. Farklı yaklaşımlar için farklı durumlar ve farklı doğrular ortaya çıkıyor. İşte o yüzden 12 kez dünyaya gelsem, 12 kez ışık tasarımı yapmak isterim diyorum. Çünkü her bir yönetmenle, her bir yeni fikirle yepyeni şeyler tasarlamaya başlıyorsun. Yepyeni sorunlarla karşılaşıyorsun, yepyeni çözümler bulmaya çalışıyorsun.

Peki, ışık sizin için sahne tasarımını destekleyen bir araç mı? Yoksa kendi başına bir anlatım dili de olabilir mi?

Kesinlikle kendi başına bir anlatım biçimi, birincisi karanlıkta göremezsin. İzleyicinin algısını ve duygularını ve düşüncelerini oluşturan şey, yapı aslında ışığın kendisi. Işığı içinden çıkarttığımız durumda sadece bir objenin aydınlatması kalıyor. Ama ışık tasarımında, aydınlatmadan farklı olarak bir yorumun da olması gerekiyor. Bu yorumun da bir dramaturjinin beraberinde yapılandırılması gerekiyor. Bu durumda da rahatlıkla diyebiliriz ki; ışık gerçekten kendi başına söyleyecek sözü olan bir olgu. Okulda da sorduğum sınav sorularından bir tanesi hep bu oluyordu. Bir tek ışık kaynağım varsa ne renk olacak, ne zaman yanacak ve hangi doğrultuda gelecek? Asıl bu soru bence ışık tasarımının temelini oluşturuyor. Her oyun için vazgeçilmez bir ışığın olması gerekiyor. Yani neyi nasıl tarif edebilirsin? Bazı oyunlarda bir başrol oyuncusuna ihtiyaç vardır, bazı oyunlarda ise oyuncuların hepsi başroldür. Ama ışığın başrol oynadığı bir sahnede ne oyuncuya, ne dekora, ne kostüme, ne efekte hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, ışık tek başına oyunu nasıl anlatabiliyor sorusu, her seferinde kendime sorduğum bir soru ve üniversitede de bütün öğrencilere sorduğum en önemli sorulardan biri bu.

Gerek tiyatroda gerek galeride her şey boş alanı doldurmakla başlıyor ya. Yani bazen oyuncu, dekor, bazen de bir sanat eseri oluyor. Bu alanda ışığı tasarlarken sizin yaklaşımıızda neler değişiyor?

Şimdi ışık tasarımı, aydınlatmadan farklı bir yapı. Aydınlatmada belirli kurallarımız var. Mesela hastane için, okul için ya da kütüphane için belirli aydınlık şiddetlerine, lüks değerlerine bağlı olarak aydınlatma yapıyorsunuz. Her şeyin görülebilir olmasını sağlıyorsunuz. Ama ışık tasarımında, görülebilir olmanın ötesinde ışığın dramaturjisinin ve söyleyecek bir sözünün olması gerekiyor. Tıpkı tiyatro gibi sergi ışıklandırmasında da söyleyecek bir sözünüzün olması gerekiyor. Tiyatroda seyirci sabit yerinde oturuyor ve o belirli bakış açısında ışıkla bir yere doğru odaklanmasını, dikkatinin çekilmesini ve duygunun ortaya çıkmasını sağlamaya çalışıyoruz. Ama sergi mekânında izleyici sürekli olarak hareket hâlinde ve ışık, bir eseri aydınlatmasının yanı sıra, bir eserden diğerine geçerken, ortamı seyircinin hareketiyle beraber değişen, o esere yorum katan bir hâle dönüştürüyor. İkisi arasındaki en temel benzerliklerden biri ise, ikisinde de her şeyin dün bitmiş olması gerektiği. Şöyle bir durum daha var, ışık sürekli olarak zaman içerisinde bir değişime uğruyor. Dediğim gibi sahnede bu değişimi belirli bir alanla sınırlandırıyoruz ama sergi mekânlarında izleyicinin hareket etmesine bağlı olarak esere ne şekilde, hangi doğrultudan baktığı da önem kazanmaya başlıyor. Bu durumda o şeyi ışıklandırırken bir yandan da izleyicinin o ışık gözüne mi giriyor ya da kendi gölgesi izlediği eserin üstüne mi düşüyor gibi problemlerle de uğraşılıyor. Tiyatroda iş biraz daha kolay çünkü seyircinin belirli bir bakış açısından, nereye istiyorsak oraya bakmasını ve bakarken ne hissettireceğimizi ışığı belli pozisyonlardan yönlendirerek sağlayabiliyoruz. Sinemada bu anlamda daha da büyük bir rahatlığınız var; üç buçuk santimlik bir alanda kamerayı nereye pan yaparsanız izleyici de oraya dönüyor. Ama tiyatroda ışığı nerede yükseltirseniz veya düşürürseniz, ne tarafa doğru yönlendirirseniz izleyici odağını oraya doğru kaydırıyor. Yani kamerada yakaladığınız bütün objektif hareketleri; işte pan gibi, tilt gibi, zoom gibi, bunların hepsini tiyatroda ışıkla yapıyorsunuz.

Bir yönetmenle ve bir küratörle çalışırken süreç nasıl işliyor? Yani iki çalışma biçimi arasındaki benzerlikler ve farklar neler?

Bu soruya biraz cevap verdim aslında ama temelde şöyle bir şey var. Tiyatroda bir oyunu veya herhangi bir sahne performansını bir yönetmenle çalıştığınızda, süreç içinde yaratımı beraber oluşturuyorsunuz. Yani bir şekilde dekorla, kostümle beraber bir yapımız var ama ışıkla bu unsurları değiştirebilir, geliştirebilir, diğer tasarımcılarla birlikte yaratırsınız. Ama bir sergide bütün işler bitmiş hâlde geliyor. Ve küratöryel yaklaşım açısından her şeyiniz belli. İzleyicinin hangi örüntüde hareket edeceği bile belli. Tiyatroda bu biraz daha serbest durumda. Yönetmenle beraber çalışırken, şimdi arka plandaki şu insanları veya bu objeyi önce gösterelim, sonra kaybedelim gibi bir şansınız sergi sırasında olmuyor. Bir de sergi sırasında en önemli unsurlardan bir tanesi, kullanılan malzemelerin ışığa duyarlı olması. Mesela bir yağlı boya veya bir sulu boya ya da herhangi bir yüzey üzerine yapılmış olan bir sanat eserinin üzerine çok yoğun ve çok uzun süre ışık verecek olursanız, orada renklerin soğurması gibi bir durum söz konusu oluyor. Burada sanatsal yaklaşımdan öte bir de bir güvenlik durumu söz konusu. Geçenlerde Meşher’de bir sanatçının -Gritchenko’nun- sergisini yaparken, çok fazla sulu boya eseri vardı ve ışığı sürekli olarak belirli bir lux değerinin altında tutmamız gerekiyordu. Çünkü biraz daha yüksek bir ışık akısına sahip olursanız özellikle kırmızılar yok olup gitmeye başlıyor. Bu sergide de altı ay boyunca her gün on küsur saat eserlerin üstüne yüksek değerde ışık gelseydi renkler kaybolmaya başlardı. Ayrıca, tiyatroda da sergide de kurulum sırasında hep aynı sorun var. Genel olarak ışık hep en son kuruluma giriyor dolayısıyla bütün her şey yerleştikten sonra ışığı kurmaya başlıyorsunuz ve burada da hep zamana karşı bir yarış söz konusu.

Peki, elektrik ve elektronik mühendisliği eğitiminiz var. Bu teknik arka plan, bugün yaptığınız sanatsal işlerin neresinde duruyor? Işığa bakışınızı somut olarak nasıl etkiliyor?

Analitik düşünce ve bilimsel düşüncenin temelinde tez, antitez ve sentez var. Bütün yapı bunun üzerine kurulu. Bu yüzden de mühendislik eğitimi almamın çok büyük bir avantajı oldu. Çünkü bütün durumları objektif olarak değerlendirmen gerekiyor. Kendini o deneyin dışına çıkartıp oradan objektif olarak bakman gerekiyor. Ve yönetmenin, dekor tasarımcısının ve kostüm tasarımcısının da ne anlatmak istediğini çok net bir şekilde anlaman ve buna göre bir sentez oluşturman gerekiyor. Bu benim için inanılmaz büyük bir kazanç oldu. Benzer şekilde, işte optik 101; yani bir yerde bir kaynak varsa o kaynağın önündeki herhangi bir engelin bir yere bir gölgesi düşecektir. Dolayısıyla bu temel bilgiyle beraber sahne ışıklandırmasını yaparken bunların hepsi avantaj olarak bana geri dönüyor. Bundan ayrı olarak sınırlı kaynaklarla çözüm yolu bulabilmek, zaten mühendisliğin temelinde var. Elinin altında bir sürü malzeme olmasına rağmen daha az sayıda malzemeyle daha yararlı ve daha organik nasıl bir şey yapabilirsin, bu mantık benim için çok önemli bir hâle geldi. Bundan ayrı olarak bu kadar yıllık eğitimin sonucunda şu anda Türkiye'de bir ışık kontrol masası yazılımı geliştirdim ve bu masayı hayata geçirdim. Çünkü Türkiye'de bu konu üzerinde herhangi bir çalışma yoktu ve bu bence bir eksiğimizdi; Türkçe bir yazılım olması ve Türkiye’de bu alanda teknik üretim yapılması benim için önemliydi. Dolayısıyla bu aldığım eğitim hem teknik hem de sanatsal anlamda problemleri çözmekte iyi bir bakış açısı sağladı bana.

Işık çoğu zaman fark edilmediğinde başarı sağlayan bir alan gibi düşünülüyor. Sizce bu doğru mu? Işığın görünür olmasıyla etkili olması arasında nasıl bir ilişki var?

Bence doğduğumuz andan, gözümüz ışığı algılamaya başladığı andan itibaren ışık hep gözümüzün önünde. Dolayısıyla da bir izleyicinin, sahne organik bir şekilde ışıklandırılmadığı anda kendisini sürekli olarak dışarıda hissettiğine inanıyorum. Işık tasarımı ve ışığın dramaturjisinin tümüyle organik olması gerektiğine inanıyorum. Ve kendi başına bir dili, bir sözü olması gerekiyor ama bu da aynı organiklik içerisinde olmalı. Başka bir bağımsız durum gibi düşünülse de tümüyle yapının içerisinde, seyircinin fark etmediği bir değişim olması gerekiyor. Seyircinin fark edebildiği bir değişimin, bir tercih olması gerekiyor. Yani ışığın zaman içerisinde fiziksel olarak hareket etmesi veya ışık şiddetinin, renginin değişmesi hepsi belirli bir seçimle, belirli bir dramaturjiyle oluşmalı. Dolayısıyla da akıllı ışıklar ortaya çıktığından itibaren hareket eden ışıkları görmek çok keyifli olmasına rağmen bunların da bir karşılığının olması gerekiyor. Yani bir araç kullanımından çok bir amaç olması gerekiyor.

Işığı sanattan ya da tiyatro ve galeriden tamamen çıkardığımızı düşünelim. Sizce geriye nasıl bir deneyim kalır, ne eksilir?

Her şey, her şey yok olur. Işığı çıkarttığınız durumda, öncelikle duyguyu kaybetmeye başlarsınız. Çünkü ışık dediğim gibi, doğduğunuz günden beri deneyimlediğiniz bir yapı hâlinde; aynı koku gibi, tat gibi, daha önceki deneyimlerinizle beraber duygu ve düşüncenizi ortaya çıkartıyor. Dolayısıyla ışığı çıkarttığınız andan itibaren normal bir floresan altında, bir laboratuvar ortamında bir objeye bakmak kadar somut bir hâle geliyor. Burada da duyguyu kaybetmeye başlıyorsunuz ve bunun sonucunda yaptığınız bütün birikimleri de kaybetmeye başlıyorsunuz. Dolayısıyla bence bir gösteriden, bir sergiden ışığı çıkarttığınız anda elinizde hiç bir şey kalmıyor.

Bugün bu alanda çalışan ya da çalışmak isteyenlere ne söylemek istersiniz? Sizce en çok neye dikkat etmeleri gerekiyor?

Okumaları gerekiyor, izlemeleri gerekiyor ve düşünmeleri gerekiyor. Okumak, bilgi birikiminizi artırmaya olanak sağlıyor. İzlemek, daha önceki bilgi birikimlerinizle beraber duygunuzu ve düşüncenizi geliştirerek olaylara bakışınızı değiştiriyor. Ve bunun üzerinde de düşünmeniz gerekiyor. Sürekli olarak “Ben buraya bu ışığı niçin yerleştirdim? Neden bu ışığı bu renkte tercih ediyorum? Ya da yönetmen benden buranın veya bu oyuncunun aydınlatmasını, ışıklandırmasını niçin istiyor?” Bunun üzerine geri dönüşlere de dikkat ederek hep zihninizi açık tutmanız gerekiyor. Bir de bence en önemli şey unutmamak. Hafızamızı kaybetmememiz gerekiyor. Çünkü yapılan bütün her şeyin karşılığı bizde özellikle günümüzde unutmaya yönelik hâlde. Daha önceden yapılmış olanlardan bir basamak daha yukarıya çıkmamız gerekiyor. Öncesinde bunu çok daha az spotla yaparken, şimdi çok daha fazla sayıda spotla beraber yapıyor olmak bizi bir basamak yukarıya çıkartmıyor. Teknolojik değişimi ve gelişimi bilinçli kullanmanız, bunun üzerine bir senteze ulaşmanız gerekiyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Işık tasarımında aydınlatmadan farklı olarak bir objenin veya bir durumun görülebilmesinin ötesinde, o anın, o atmosferin duygusunu barındırmak gerekiyor. Yani dışarıda normal şekilde doğada baktığımız durumda bir tane ışık kaynağımız var fakat sahne üzerinde veya sergilerde birden fazla kaynak kullanıyoruz. Bir oyunda; mesela “Vişne Bahçesi”’nde, bahçenin içinde dolaşırken yaratmaya çalıştığımız atmosferi, gerçekliğinden çok o atmosferin duygusunu taşıması, o anki hissi doğurması adına, ışığın sözünü; birden fazla kaynak kullanarak söyleyebiliyoruz. O anki duygunun, o anki atmosferin ve o an kimin ne düşündüğünü algılayabileceğiniz şey ışığın kendisi oluyor. Yani bir objeyi aydınlatıp görülebilir kılmaktan öte, bazen görünmemesini sağlamak veya diğer öğelere oranla nasıl göründüğünü belirlemek ışık tasarımının temelini oluşturuyor.